Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bu ayıbın altından kalkamazsınız...

Avrupa Birliği Kıbrıs konusunda büyük bir ayıbın eşiğinde. Eğer önümüzdeki günlerde Papadopulos’un oyununa boyun eğer ve bu adamı herşeye rağmen ödüllendirirse, sadece ayıp etmekle kalmaz, ayrıca kendi kendini de küçük düşürür. Buna da hakkı olmamalıdır.

Şu sıralarda 25 ülke başkentleri arasında derin bir pazarlık yaşanıyor.

Pazarlığın bir ucunda İngiltere, öbür ucunda Yunanistan, Kıbrıs Rumları ve Çek’ler var.

Hadi bizim Rum ve Yunanlı takımı anlarız da, Çek’ler nereden çıktı diye sormayın. AB pazarlıklarında hep böyle olur. Son dakikaya kalındığı taktirde, başka birileri de pazarlık kuyruğuna takılıp varsa eskiden kalmış hesaplarını ödetirler. Çeklerin Kıbrısla filan hiç ilgisi yok. Onların hesapları başka...

Pazarlık, Kıbrıs’ın Türkiye tarafından resmen tanınması konusunda yapılıyor.

Dikkat edelim, Kıbrıs Rumlarının Türkiye tarafından resmen tanınması demek, Kıbrıs sorununun bitmesi demektir. Yani, KKTC’nin sonu ve Rumların adanın bütününe hakim olması anlamına gelir.

Belki komik ancak, Rumların şu sıralarda dayattıkları bu...Kıbrıs’a el koymak.

Bir anlamda imkansızı istiyorlar.

Türkiye’nin 3 ekim’de masaya oturmak için herşeyi kabul edeceğinden hareket ettiklerinden dolayı olacak, tutumlarını değiştirmiyorlar.

17 Aralık 2004 doruğunda kaçırdıkları fırsatı yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Rumlar 17 Aralık 2004’te Brüksel’e, resmen tanınma karşılığında Türkiye’ye müzakere tarihi verileceği hesabıyla gelmişlerdi. Erdoğan itiraz edince, AB üyeleri Rumları satıvermişlerdi. Papadopulos şimdi şansını tekrar deniyor.

İstedikleri şu:

- Türkiye, İngiltere ve Fransa’nın anlaştığı gibi, Kıbrıs hükümetini müzakerelerin sonunda, yani tam üye olmadan önce tanımak yerine, müzakereler süreci içinde tanımalı.

Bunun Türkçe meali, Rumlara müzakereler süresince Türkiye’ye baskı yapacakları bir olanak sağlamak, demektir.
- BM devre dışı tutulmalı. Türkiye resmen tanıdıktan sonra BM çerçevesinde çözüm aranmalı. Ancak iki unsur (tanınma ile BM çerçevesinde çözüm) birbirine ayrı tutulmalı.

Bunun meali de, Kıbrıs’ın kendilerine teslim edilmesidir.

AB İÇİN BUNDAN DAHA BÜYÜK AYIP OLAMAZ...

Rumların ve kendilerini kerhen destekleyen Yunanistan’ın ellerindeki kart, eğer bu Karşı Deklarasyonda tatmin edilmedikleri taktirde, Müzakere Çerçeve Belgesinde aynı değişiklikleri gerçekleştirmek için kullanılacak Karşı Deklarasyonun bir bağlayıcılığı yok. AB’nin tek taraflı bir açıklamasından öteye gitmiyor. Oysa Müzakere Çerçeve Belgesi, hem AB’yi hem de Türkiye’yi bağlayacak bir mekanizma kuruyor. Rumlar “manen tatmin olmak için” bu ısrarlarını sürdürdüklerini belirtip destek arıyorlar.

AB’nin en büyük alışkanlığı, sıkışınca, uzlaşı bulabilmek için, bastıranın ağzına bir parmak bal çalmaktır. Rumların ağzına da bir bal çalınacak gibi görünüyor da, bunun hangi noktaya kadar gideceği belli değil. Eğer Türkiye tarafından kabul edilebilinecek noktanın ötesine giderlerse, “yazıklar olsun size” size diyeceğim.

Düşünebiliyor musunuz, kimin ağzına bal çalınıyor ?

Avrupayı aldatan Papadopulos bal yiyecek.

Annan planı referandumunda, AB ve BM’ye başka şeyler söyleyen, sonra halkına HAYIR oyu verdirten bir lider tatmin edilecek.

Denktaş ile elele vererek Annan planını çökerten bir kişi memnun edilecek.

Bir de Avrupalılara dönüp sormak istiyorum.

Papadoplos’u daha düne kadar kim yerden yere vuruyordu?

KKTC’nin izolasyondan kurtarılması gerektiğini kim söylüyordu ?

Peki şimdi ne oldu da, bu tutum değişti?

Lütfen bana “Uluslararası ilişkiler böyledir. Koşullar değişince, tutumlar da değişir” demeyin. Koşullar henüz o kadar da değişmedi.

TÜRKİYE’YE KABUL ETTİREMEYECEKLERİNİZ VAR

Karşı Deklarasyonu Türkiye kabul etmeyecektir. Sizin yaptığınız gibi, “Bu bizi bağlamaz” diyecektir. Ancak iş bu kadarıyla kalmayacaktır. Bu tip bir yaklaşım, Türk kamu oyunda giderek yerleşen bazı kuşku ve kaygıların yaygınlaşmasına yol açacaktır.

Bence daha kötüsü, Avrupa Birliğinin inandırıcılığını da -hiç değilse bazı toplumların gözünde- zedeleyecektir. İnsanlarda, “Demek ki, AB’yi bir yerlerinden yakaladın mı, istediğini yaptırabilirsin” hissi artacaktır.

Ben İngiliz diplomasisinin kısa vadeli düşünmeyeceğine ve özellikle Kıbrıs konusunu en iyi bilen bir başkent olarak, Türkiye’yi isyan ettirecek, masadan kaldırmaya zorlayacak adımlar atacağına inanmıyorum.

Bu Çarşamba ve ardından -eğer anlaşma zemini bulunamazsa- 26 eylül günü, şu veya bu şekilde, bu sorun çözülecek.

Avrupa herşeye rağmen , Papadopulos’a ödün verebilir. Ancak bilinmesinde çok yarar var ki, buna Türkiye uymayacaktır. Kamuoyu olarak bizlerde hükümeti destekleyeceğiz.

* * *
KORKTUĞUMUZ OLMADI

Türkiye şimdiye kadar hiçbir Alman seçimi Türkiye’de böylesine yakından izlenmemişti.Yine hiçbir Alman seçiminde, Türk unsuru bu kadar tartışma konusu olmamış ve Türkler kendilerini bu kadar Almanyanın bir parçası gibi hissetmemişlerdi.

Bu seçimler, Türkler ile Almanların artık birbirinden uzak iki toplum olmaktan çıktıklarını, hele ilerki yıllarda daha da iç içe yaşayacaklarını, birbirlerinin günlük yaşamlarını etkileyeceklerini gösterdi. Hele Schroeder’e verilen Türk kökenli Alman vatandaşlarının oylarının Başbakanı kaybetmekten kurtardığı inancı, Türklerin ilk defa Alman siyasetinin gerçekten bir parçası oldukları hissini yerleştirdi ki, bu da son derece önemli bir ilk sayılmalı.

Seçimde alınan sonuç, Türkiye’yi önemli oranda rahatlattı.

Bizim için, felaket senaryosu, Merkel’in tek başına Başbakanlık koltuğuna oturmasıydı. Böyle bir olasılıkta Merkel , kampanya sırasında söylediklerinden sadece bir bölümünü uygulamaya koyması dahi, Türk- Alman ilişkileri ve Türkiye’nin AB ile müzakereleri büyük yara alacaktı.

Elde edilen sonuç, Türkiye’nin kötü rüya görmesini önledi, ancak hangi koalisyon kurulursa kurulsun, Türk- Alman ilişkilerinin, Berlin’den gördüğü eski heyecanlı destek döneminin kapanacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ankara, Schroeder’in verdiği büyük desteği artık uzun süre bulamayacaktır.

Merkel’in katılacağı bir koalisyonda Hristiyan Demokratlar, belki Türkiye’yi AB dışında tutmak ve özel bir statüyle yetinme politikalarını istedikleri kadar etkili olarak uygulayamayacak olsalar dahi, yine de Ankara’ya soğuk bakacaklardır. Bu da günlük politikalara yansıyacaktır.

Özetle, bu sonuçlar Türk-Alma ilişkilerini bir felaketten kurtardı, ancak yine de daha ılık yeni bir dönemin açıldığının sinyalini vermiş oldu.
X