Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bu 4 kadının başarı öyküsüne şapka çıkarılır

Birazdan anlatmaya başlayacağım kadınların, başarı hikâyesi kitaplara konu olacak türden.

 Hepsini yakinen tanıyorum ve eşimle birlikte dostluklarından büyük keyif alıyorum. Bir kısmını sizler de biliyorsunuz ya da yaptıkları işleri beğeniyle takip ediyorsunuz. Hiçbiri bulunduğu noktaya kolay gelmedi. Kimi eşini kaybettikten sonra ailesinin sorumluluğunu sırtlanmak için zorunluluktan iş hayatının vahşi çarkına kolunu kaptırdı, kimi girişimci ruhunu başarı öyküsüne dönüştürdü. Ancak her biri en iyisini yaptı, hatta ürettiği hizmeti Türkiye’de tanınır markaya dönüştürdü. Sözü daha da uzatmadan onları öyküsünü en yalın halleriyle anlatmaya başlayayım.
Bu gün tüm ülkede tanınan Big Chef’s kafelerinin sahibesi Gamze Cizreli Diyarbakırlı bir ailenin iyi eğitim görmüş kızı olarak ODTÜ’den mezun olduğunda da hayat mücadelesi de başlamıştı. Bir yandan memur olarak çalışma yaşamına atılmış, diğer yandan da gönlünü kaptırdığı okul arkadaşı Boğaç Üner’le dünya evine girmişti. Bu evlilik meyvelerini verirken de iki erkek evlat aileye saadet getirmişti. Tabii beraberinde daha da büyük sorumluluk...
Karı kocanın çocukları için kuracakları geleceğe yönelik kaygıları girişimci ruhlarıyla birleşince ticaret hayatına atılmaya karar verdiler. Ankara’nın gerçek anlamdaki ilk kafesi olan Cafemis’i kurdular. Onu Kuki Cafe, Şaşa, Quick China gibi başka yatırımlar da takip ederken markalar zincirine hep bir yenisi eklendi. Üstelik bu markalar önce Ankara’da, daha sonrada ülkenin diğer kentlerinde tanınmaya başladı.

MARKA TUTTU AMA FREKANS TUTMADI


Her şey tam istenildiği gibi yolunda giderken girişimci iki gencin evlilikleri üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başladı. Sonuçta da Gamze Cizreli, yanında iki oğlu ve bavulu hem evi, hem de kocasıyla kurduğu tüm işletmeleri terk edip hayata sıfırdan başlamaya karar verdi. Elbette ki Boğaç Üner çocuklarını ve yıllarca aynı yastığa baş koyduğu eşini sokakta bırakmayacaktı ama Gamze’nin gözü kara tavrı çoktan devreye girmişti. Maddi, manevi hiçbir beklentisi olmadan, büyük sıkıntılar çekerek hayata sil baştan adım atmayı yeğledi. Banka kredisi, eş dost desteği derken Filistin Caddesi’nde Big Chef’s kafesini kurdu. Üstelik eski eşinin az ötesindeki bir binanın giriş katına. Ardından aynı binanın üst katına Şahhane isminde Osmanlı- Türk mutfağı ağırlıklı bir restoran açtı.
Yarattığı markalar tam tutmuştu ki, bu seferde bina sahibiyle frekanslar tutmadı. Bina sahibi kafe ve restoranda içki satışına karşıydı. Gamze baktı olacak gibi değil, biraz daha banka kredisi alarak az ötedeki müstakil binaya Big Chef’s kafesini taşıdı.
Açıkçası tam anlamıyla sırat köprüsündeydi. Bankalardan kredi alarak taşıma suyla kurduğu markası tutmazsa yok olup gidecekti. Yılmadı, çalıştı ve başardı. Önce burası tuttu, daha sonra Ankara, İstanbul, Gaziantep, Antalya, Mersin derken ülkenin dört bir tarafında açtığı Big Chef’s zinciri. Ardından da yılın girişimcisi ödülü gibi birçok ödül evinin duvarlarını süslemeye başladı. Şimdilerde ise yerli bir marka olarak İstanbul’un en büyük kafe zincirine son halkayı eklemekle meşgul. Bu ayın sonunda Etiler, İstiklal Caddesi, Ataşehir, Ataköy ve Bağdat Caddesi’nden sonra Tarabya’da da Big Chef’s bayrağını dalgalandıracak.

ZORUNLULUKTAN HANIM AĞA OLDU


Gelelim bir başka başarılı kadın girişimciye: Adı Candan İrengün... Eşi Lütfü İrengün 1982 yılında Tunalı Hilmi Caddesi’nde restoran açtığında, o iki evladını en iyi şekilde yetiştirme peşindeki bir ev hanımıydı. Zaman zaman eşinin mekânına gidip, destek vermeye çalışsa da ticaret hayatı ona çok uzaktı. Ankaralılar eşinin açtığı bu restoranı ve müşteriye sunduğu köfteleri çok sevmişti. Restoran’ın adı Cambo’ydu. Köfte ve piyazı kısa sürede o kadar tutmuştu ki, ünü Ankara dışına taşmaya başlamıştı.
Restoranın kuruluşunun üzerinden üç yıl geçmişti ki, o mutluluk rüzgârı bir anda kesiliverdi. Lütfü Bey, kalp krizi sonucu vefat etti. Candan Hanım ise iki çocuğuyla yapayalnız kaldı. Tabii eş acısının yanına bir de gelecek kaygısı eklenmekte gecikmedi. Baktı olacak gibi değil, Candan Hanım o güne kadar hiç bilmediği ticari yaşamın göbeğine balıklama daldı.
Önce restoranın günlük akışını öğrendi, ardından zorunluluk haline gelen patroniçeliği. Sonuçta da dükkânı ayakta tutmayı başardı. Üstüne üstlük kısa zamanda başarı öyküleri yazmaya başladı. Cambo Restoran birken iki oldu, sonra da üç sayısına ulaştı. Bu arada markası ve sunduğu ürünler öylesine tuttu ki, zincirin her halkası müşteri akınına uğradı. Aralarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi ünlü isimlerin olduğu müşteri portföyü ise en büyük referans kaynağı oldu.. Çayyolu’nda açtığı son restoranla beraber mönüdeki ürünler de çoğalmaya başladı.
Bu arada köfte deyip geçmeyin. Köftenin de eliti olduğunu Ankaralılar Cambo ile bir kez daha öğrendi. Etin de en iyisi bulup sofraya getirdi, turşunun da, fasulyenin de... Bu kadarla da yetinmedi, restoranlarını şık döşedi, personelini temizlik ve hizmet konusunda sürekli eğitti.
Eşimle en yakın dostlarımızdan biri olan Candan Hanım ile zaman zaman bir araya gelir, hırçın geçen o yaşam öyküsünü konuşuruz... O hep yaşanan zorluklardan değil de, ev hanımı Candan’ın naif kadın yüreğiyle, zorunlu büründüğü “Hanım ağa” kimliğinin getirdiği çelişkiden şikâyetçi olur, çocuk ve torunlarından beklentilerini dillendirir. Kendinden sonraki kuşaklara bırakacağı en büyük mirasın da üstlere taşıdığı Cambo markasının olduğunu söyler. Söylemediği tek şey vardır ki, o da bunca mücadele verdiği yaşamdaki özlemleri.

GÜZELLİĞİ KADAR BECERİSİ DE KONUŞULDU


Şimdi anlatacağım “Hanım Ağa”nın yaşam öyküsü de Candan Hanım’ınkine çok benzer. Bazıları onu sosyetik güzel olarak tanıdı ve sonradan taktığı türbanla değerlendirdi. Kimse derinlerine kadar inip, geçmişte yaşadıklarına ve bugünlere gelirken verdiği yaşam mücadelesine bakmadı. Sözü daha da uzatmadan bildiğim Nadire İçkale’yi ve öyküsünü anlatmaya başlayayım.
Diyarbakır DSİ’de kontrol mühendisi olarak iş hayatına başlayan, daha sonra serbest çalışma hayatına atılan Mehmet İçkale’nin eşiydi. Ülkemizde birçok baraj, okul, hastane, sulama, kültür merkezi ve toplu konuta imzasını atan Mehmet Bey, müteahhitlikte o kadar başarılı olmuştu ki, sanıyorum 1984 yılında vergi rekortmenliğinde ilk beş arasına ismini yazdırmıştı. Nadire İçkale’yi ise Mehmet Bey’in eşi olarak tanımış, bazı yardım balolarında uzun uzadıya sohbet etmiştim.
Eşi gibi o da insanlara yardım eli uzatmayı severdi. Bir yandan üç çocuğunu en iyi şekilde yetiştirme çabası içindeki ev hanımıydı, diğer yandan da sosyal aktivitelerde eşini temsil etme çabası içindeki sosyal bir kadın. Doğunun kendine has mutaassıplığını üzerinde taşıyan Nadire Hanım, güzelliği kadar şıklığıyla da kendisine baktırır, sıcak ve samimi tavırlarıyla çabuk dostluk kurardı.
Mehmet İçkale 1992 yılında trafik kazasında vefat ettiğinde, Nadire Hanım üç küçük çocuğuyla yaşam mücadelesine atıldı. O güne kadar bir ev hanımı iken birden şirketlerin yönetimini kucağında buldu. Üstelik şirketler zor durumdaydı ve tehlike çanları çalıyordu. Bir yandan çocuklarını büyüttü, diğer yandan da şirketleri. Şantiyeleri yönetmeye başladı ki, sıkıntılı süreci geride bırakması çok zaman almadı. Ardından da bayrağı kocasının bıraktığı çizginin çok ötesine taşıdı. Artık dev bir yapıya bürünen İçkale Grubu’nun başarılı patroniçesiydi. Üstelik şirketi farklı iş alanlarıyla da donatmaya başlamıştı. Otelcilik sektörü de bunlardan biriydi ki, Ankara’daki beş yıldızlı İçkale Otel ile Antalya’daki dev beş yıldızlı Space Otel onun yaşam verdiği tesisler oldu.
Kazandıkça bir yandan şirketleri büyüttü, diğer yandan da sosyal desteklerini. Yüzlerce çocuk okuttu, fakire yardım etti, Diyarbakır’ın gelişmesi için çaba gösterdi. Onun basına yansıyan sosyetik Hac, Umre ve doğu gezileri ise bu sosyal projesinin bir parçasıydı. İstanbul cemiyet hayatının sosyetik hanımlarına düzenlediği bu turlar sayesinde yüzlerce çocuk okutuldu, fakire yardım eli uzatıldı. Bir kısım medya ise bu girişimlerini sosyeteye girme çabası olarak lanse etti. Halbuki onun bütün çabası daha fazla insana el uzatabilmek için organizasyonlar yapmaktı.

OKUL İDEALİ ŞAPKASI SİMGESİ OLDU


Bir diğer başarı öyküsüne geçelim. Fatma Özyurt deyince bu isim sizlere çağrışım yapmayabilir ama Fatoş Abla dersem aklınıza hemen o meşhur kolej ve sahibesi gelecektir. Bu gün eğitim alanında referans okullardan biri olan Fatoş Abla Koleji’ni kuran Fatoş Özyurt’u 1970’lerin sonundan beri tanırım. Küçükesat’ta Özel Fatoş Abla Kreş ve Anaokulu’nu açarken memuriyet hayatına veda etmişti. O yıllarda sağlam bir işi bırakıp, ticaret hayatına atılmak kolay bir karar değildi. Halbuki o yeni girişimini ticari değil, hayallerinin işi olarak görüyordu. Kreş 1972 yılında üç katlı binada faaliyete geçtiğinde büyük ilgi görmekte gecikmedi. Ardından da Özel Fatoş Abla İlköğretim Okulu ve Lise’sini açtı. Ülkemizde lise hazırlık sınıfını açan ilk okul oldu. Eğitim sistemine köklü yenilikler getirmeyi sürdürdü. Sosyal faaliyetlere ise ayrı bir önem verdi. Folklor, spor takımları derken Fatoş Abla Koleji bırakın ülkemizi dünya çapında ödüller kazandı. Okul takımlarının kazandığı kupalar bugün raflara sığmamaya başladı.
Herkesin tabiriyle Fatoş Abla’yı ve eşini tam 35 yıl önce tanıdım. Dün neyse, bu gün de aynı heyecanıyla yenilikler yapma peşinde. Değişmeyen tek yönü ise şapka merakı. Sanıyorum sayısı şimdi binleri bulan şapkalarından hiç vazgeçmez. Eminim onu tanıyan herkes önce bu aksesuarından bahsedecektir. Daha yakından tanıyanlar ise her elbisenin kendine has şapkası olduğunu söyleyecektir. Üstelik şapka ve elbisenin aynı renk olmasını da.

X