Böyle baskınları Abdülhamid bile 100 yıl önce yasakladı

İzmir’in Konak İlçesi’nde iki bekár kadının yaşadığı bir evin hafta başında fuhuş yapıldığı iddiasıyla mahalle halkı tarafından taşlanması, bana önceki asırların mahalle baskınlarını hatırlattı.

Türkiye’de bazı evler asırlar boyu basılmış, yakalananlar teşhir ve rezil edilmişler ama bu iş öyle taşlayarak yahut saldırarak değil usturuplu bir şekilde, kuralına uygun ve merasimi andıran biçimde yapılmıştı. Ama işin çığrından çıkması üzerine ev baskınları bundan yüz küsur sene önce İkinci Abdülhamid tarafından yasaklanmış ve mahallenin namusu zaptiyeye havale edilmişti. Bu sayfada yeralan iki asır önceki mahalle baskını çizimiyle İzmir’de hafta başında yaşanan ev taşlama hadisesinin fotoğrafını gördükten sonra, geçen asırda bile ayıp sayıp yasakladığımız bir işe 2005 yılında yeniden kalkışmamızın sebebini benim gibi sizin de merak edeceğinizden eminim.

İZMİR’in Konak İlçesi’nde iki bekár kadının yaşadığı bir ev, hafta başında fuhuş yapıldığı iddiasıyla mahalle halkı tarafından taşlandı.

Olup bitenleri gazetelerden okumuşsunuzdur ama kısaca hatırlatayım: Kadınlar kendilerini taşlayanların üzerine kül tablasından küçük televizyona kadar ellerine ne geçtiyse fırlattılar, derken iş karakolda ama garip bir şekilde neticelendi: Polis evi taşlayanları değil, taşlananları yani genç kadınları gözaltına aldı ve sonra serbest bıraktı. Taşlananlar da, taşlayanlar da şimdi birbirlerinden davacı...

Mahallenin namusunu kurtarmak maksadıyla ev basmak, aslında bizim eski ádetimizdi. Halk, içeride birşeyler olup bittiğinden şüphe ettiği evleri genelde ahláki kaygılarla ama bazan da kıskançlık dürtüsüyle asırlar boyunca basmış, uygunsuz vaziyette yakaladığı erkeklerle kadınları ibret-i álem için teşhir etmişti.

BASKININ, USULÜ VARDIR!

Ama, bu işin bir raconu vardı; ev öyle şimdi olduğu gibi taş yağmuruna tutulmaz, ádábıyla ve merasimle yapılırdı.

Mahalledeki evlerden birinde namusa mugayir işlerin çevrildiği farkedilirse gecenin çökmesi beklenir, baskını yapacak olanların başına imam efendi geçer ve zaptiyeyle mahalleliyi arkasına alıp eve girerdi. Çapkın arka pencereden veya odunluk kapısından kaçamayıp da yakayı ele verecek olursa giyinmesine bile izin verilmeden önünde ve arkasında teneke çala çala karakola götürülür, orada bir güzel falakaya yatırılır, kadın da İstanbul’dan çıkartılıp başka bir şehre yollanırdı ama şimdiki gibi evin taşlanması yahut harabe haline getirilmesi gibisinden tuhaflıklar sözkonu olmazdı.

Namus uğruna yapılan baskınlar asırlarca devam etti, suçüstü halde yakalananlar etrafa rezil edildiler ama rezil olanlar sadece onlar değildi, asılsız ihbarlarla ve şüphelerle evleri basılan namuslu ve masum kadınlar da artık bir daha kimselerin yüzüne bakamaz hále geldiler. ‘İnsanın bir kere adı çıkmayagörsün’ misáli, mahallelerini terketmeye, başka yerlere yerleşip izlerini kaybettirmeye mecbur kaldılar.

Mahalle baskınları zamanla namus yerine menfaat uğruna da yapılır hále gelince, 20. yüzyılın ilk senelerinde zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid ev basmayı yasakladı. Şehrin namusunun kontrolü zaptiye teşkilátına verildi ve ev basanlar da artık bastıkları evde yakalananlar gibi suçlu muamelesi görmeye başladılar. Abdülhamid’in getirdiği yasak, daha sonra iktidara gelen İttihad ve Terakki hükümetleri tarafından daha da şiddetli biçimde uygulandı ve bu şekilde 2000’li yıllara, hafta başında İzmir’de yaşanan ev taşlama hádisesine kadar pek bir vukuat olmadan gelindi.

HİÇBİRŞEY DEĞİŞMEMİŞ

İzmir’in Konak İlçesi’nde iki bekár kadının evinin taşlanması, bana Sultan Abdülhamid’in bundan yüz küsur sene önce getirdiği yasağa kadar yaşanan benzer baskınları, bu baskınlar hakkında çizilen resimlerle minyatürleri ve yazılan destanları hatırlattı.

Bu sayfada, bundan iki asır önceki mahalle baskınını gösteren bir çizimle hafta başında İzmir’de yaşanan ev taşlama hadisesinin fotoğrafını yanyana görüyorsunuz. Abdülhamid’in bundan yüz küsur sene önce ayıp sayıp yasakladığı bir işe 2005 yılında yeniden kalkışmamızın sebebi acaba ne ola ki?

Çapkının acemisini fena dolandırdılar

ABDÜLBÁKİ Fevzi Bey,
20 yüzyılın ilk çeyreğinde eserleri meraklılar arasında elden ele dolaşan bir hiciv şairiydi.

Aşağıda, Abdülbáki Fevzi Bey’in az bilinen bir şiirini yayınlıyorum. Şair, mısralarında sonu dolandırılmakla biten bir çapkınlık macerasını anlatıyor:

‘Versene bir buse (öpücük) dedim, sem (zehir) dedi / Öldürüyor her kime versem dedi / Olsa da sem (zehir) tálibiyim ben dedim / Söyle yavaş, duymasın álem dedi / Şurda evim gel bu gece bul beni / Beş numara dörde murakkam dedi / Şád olarak vakti sual eyledim / On ikiden gelme mukaddem (önce) dedi / Vekt-i muayyende (belirlenmiş saatte) alıp háneye / İşte safá eyleyecek dem (zaman) dedi / Hoş-beş edip buse (öpücük) falan vermeden / Vaslım (buluşmamız) için bir bedel elzem dedi / Attı alıp on liramı konsola / Esmelidir önce bu meltem dedi / Náz ederek soydu bütün cámemi (elbisemi) / Bizden ırak (uzak) gayrı bu şeb (gece) gam dedi / Aşkımızın zevkini sürmek için / Mey (şarap) de içip olmalı hurrem (neşelenmeli) dedi / Beş de onunçün suladık pangınot (banknot, káğıt para) / Cüzdanımın çıktı dibi tem (tamam) dedi / Tam o zaman etti biri dakk-ı báb (kapıyı vurdu) / Ah kocam, háin-i Rüstem dedi / Görse eğer lámı da yok, cimi de / Gittiğimiz doğru cehennem dedi / Bir kapıcık göstererek bahçeden / Haydi sıvış durma a sersem dedi’

Vermediğim demeçle kapak oldum!

İLBER Hoca (Ortaylı), Milliyet’teki köşesinde geçenlerde bir gazetenin muhabirine iyice verip veriştiriyordu.

Sebebi, bir telefon konuşmasındaki sözlerinin, muhabir tarafından özel demeç gibi yayınlanmasıydı.

Aynı ákıbete, bu hafta ben de uğradım: ‘Boxer’ adındaki erkek dergisinin son sayısında Atatürk’ün Fenerbahçeli olup olmadığı konusunda bir demecim yayınlandı. Konu üstelik ismimle beraber kapaktan da veriliyordu. Güya dergiye konuşmuş ve ‘Atatürk Fenerbahçeli değildi’ demiştim. Sözü hiç uzatmadan, kısaca söyleyeyim: Boxer dergisinin benimle yaptığını iddia ettiği röportaj yalandır, ben böyle bir demeç vermedim! Derginin beni bundan birkaç hafta önce telefonla arayan muhabiriyle kısaca konuştum, ‘Dergilere görüş bildirmek yahut mülákat vermek gibisinden işlere genellikle girmediğimi, üstelik spordan hiç anlamadığımı ve konuyu spor tarihiyle uğraşanlara danışması gerektiğini’ söyledim. Muhabirin ‘mülákat değil, fikir almak için’ sorduğunu söylediği Atatürk’ün Fenerbahçeli olup olmadığı yolundaki sorusuna da ‘Bilmiyorum ama, kulüpler üstü olduğunu tahmin ederim’ meálinde cevap verdim ve bu konuşma, benim ağzımdan demeç olarak, üstelik kapaktan yayınlandı!

Dergilerin künyelerindeki çarşaf gibi listelerde isimleri geçen yönetmen, editör, danışman vesáire gibi zevát, gazeteciliğin temeli olan muhabirliğin garip bir yarış uğruna bu hále getirilmesine göz yumdukları için ne kadar iftihar etseler, azdır!

Mahalleli evi sadece basmakla kalmaz, baskın için destan bile düzerdi

BASKINLAR, geçmiş asırlarda da gündemin ilk sıralarında yeralır ve destanlara kadar konu olurdu. Aşağıda bu manzumelerden biri, Beşiktaşlı Gedai’nin 19. asır sonlarında kaleme aldığı bir baskın destanı yeralıyor. Ben, ilk defa bundan yarım yüzyıl kadar önce Reşad Ekrem tarafından yayınlanan metinde geçen bazı eski kelimeleri vezni bozmadan bugünün diline aktardım.

‘Gezerken buldum ben bir taze civan

Peşine düştüm hem hayli bir zaman

Burnu henüz eğri, kaşları keman

Yüzyüze gelince yaktım abayı

*

Yár ile eyledik tenhada sohbet

Dedi sen bu gece gelirsin elbet

Dedim ey efendim cánıma minnet

Orda tarif kıldı semti, civárı

*

Yár ile uğradık bir tenha yola

Yan yana yürürdük kol sara sara

Dedi ‘Sakın bakma sen sağa sola’

Vara vara gittik Küçükpazar’a

*

‘Gördün mü efendim gördün mü evi

Kırmızı boyalı kafesi yeni

Saat üçe kadar gözlerim seni

Gayet çokça getir ol semenzárı’

*

Saat üçte çıktım elimde fener

Arkama düştü hem bir sürü nefer

Ádettir köşede söndürmek fener

Kapının önünde kıldım karárı

*

Bir fiske taşını attığım zaman

Kapıda beklermiş o sevdiğim can

Kapıyı açarak dedi: ‘Sus, aman’

Merdivenden çıktım pat pat yukarı

*

Beş on kadeh verdi ol gümüş bilek

Dedim keyfim tamam ey huyu melek

Şilteler açıldı kuştüyü döşek

Soymaya başladı ben áşığını

*

Yár ile ikimiz yatağa girdik

Safálar eyledik yüz yüze sürdük

Sonra ikimiz de muráda erdik

Cánım pek hoşlandı etmem inkárı

*

Yár ile bir müddet biz sürdük safá

Kanunda yazılı safáya cefá

Gece yarısında çıktı bir sadá

Sıçradım döşekten kalktım yukarı

*

Komşular çağrışır: ‘Hanife Hanım!’

Fatma kadın der ki: ‘Ayol, a canım!’

Gözümle gördüm ben yoktur yalanım

Bastı şamatayı o şirret karı

*

Gittikçe büyüdü gürültü aman

Saatime baktım olmuş altı tam

Ardında mahalle en önde imam

Neferler beráber hem subayları

*

İki üçü birden kapı çaldılar

Bütün cemáatle eve daldılar

Tavan arasında beni buldular

Dediler teslim ol yoktur zarárı

*

Yukardan aşağı çarşafı siyah

Görenler yárimi ettiler áh váh

Kimi mecnun oldu kimi de seyyáh

Koltuğum kabarır gördükçe yárı

*

Ağakapısı’ndan girdim içeri

Kollarımdan tuttu üç yeniçeri

Keçeyi serdiler ádet üzeri

Çıkardılar baştan hepsi küláhı

*

Yüreğime düştü bir çirkin acı

Yakamız eldedir nedir ilácı

Dediler zanparaya vurun kırbacı

Ben o zaman bildim bütün zarárı

*

İki çingen cellád geldi başıma

Kasdettiler benim şirin cánıma

Yalvardım yakardım girme kanıma

Emir böyle imiş yedim sopayı’
Yazarın Tüm Yazıları