Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Boğaz’daki kirlilik

Tuğrul ŞAVKAY

Boğaz’ın kirliliğine daha önce de değinmiştim.

Bugün ise deniz kirliliğinin dışında bir başka kirliliği gündeme getirmeye çalışacağım. Bir tür görüntü kirliliği bu. Boğaz’ın güzelim kıyı görüntüsünü mahveden bir çağdışılık.

Konumuz Boğaz’ın özellikle Avrupa kıyısında yer alan ticari sandallar. Buralarda yapılan yemek satışlarından söz ediyorum.

Balık kebap harekatı

Güngör Uras, Yeniköy’ün köklü sakinlerinden biri. Boğaz’ı en iyi bilenlerimizden. Üstelik kimse kendisinin hür teşebbüse karşı olduğunu da söyleyemez. Ancak her uygar İstanbullu gibi pisliğe, paspallığa, çirkinliğe karşı olduğu da şüphe götürmez.

Milliyet’teki köşesinde 'Barbaros’un torunları işgal harekatında' yazısını ibretle okudum.

Anlattıkları içinde bir bölüm de İstanbul Boğazı’na dairdi.

Aynen aktarıyorum:

'Barbaros’un İstanbul Boğaziçi’ndeki torunları da iki yıldır denizden karayı işgal için 'balık kebap' harekatını başlattılar' diye giriyor söze. 'Köhne bir tekne alınıyor. İçine bir jeneratör konuluyor. Bir ocak yapılıyor. Üzerine 'Taze Balık Lokantası' levhası asılıyor. Getirilip Boğaz’ın en güzel sahil noktasına bağlanıyor. Önce müşterilere paket servisi yapılıyor. Derken müşteriler gemiye alınıyor. Son aşamada sahile plastik iskemleler diziliyor. Sahil açıkhava lokantasına dönüştürülüyor. Tekne mutfak olarak kullanılıyor...

Becerikli olanlar işi ilerletiyor. Sahili parmaklıkla çevirerek yeşillendirmeye, ışıklarla donatmaya ve de kıyıya sahip olmaya başlıyor.'

Güngör Uras’a göre, 'Bu tür işgal harekatında başarı şansı epey yüksek.'

Üstad yazısının sonunu, alaycı bir biçimde, 'Tanrı Barbaros’un cümle torunlarını korusun' diye bitirmiş.

Tanrı değil, belediye korusun

Tanrı yarattığı İstanbul Boğazı gibi bir güzelliği elbette korumaz. Onlardan en azından Öteki Dünya’da hesap soracağına inanıyorum.

Ancak bu hayasız işgalcilerin hesabı bence bu dünyada da sorulmalı.

Bu iş de ister istemez bu kıyıların kamusal varlığını korumakla yükümlü yerel otoritelere düşüyor.

Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyeleri kör değilse, bu pisliği derhal temizlemeliler.

Yoksa akla bin türlü kirli ilişki geliyor ister istemez.

Bleda’dan Arnavutluk anıları

Dün Büyükelçi Tanşuğ Bleda’nın büyük bir keyifle okuduğum 'Maskeli Balo'sundan bir Rumeli anısını aktarmıştım. Bugün de bir başka anıyı aktarmak istiyorum. Bu da Rumeli’ye, 'Şu bizim Rumeli'ye ait.

Büyükelçilik mi, mutasarrıflık mı?

Sözü, o günlerde Arnavutluk’taki Türk Büyükelçiliği’nde maslahatgüzar olan Bleda’ya bırakalım...

'...Bir gün başında bir keçe fes ve yaşı olmayan ak sakallı biri büyükelçiliğe gelerek, 'Burası mutasarrıflık mı?' diye sormuştu.

'Öyle sayılır' dediğimizde yere yatıp yüz sürmeye başlayınca, 'Aman yapma dede, kalk gel şöyle otur. Hem bir kahvemizi içer hem derdini anlatırsın' dediğimi hatırlıyorum.

Manastır’da bir arsası varmış. Biri işgal etmiş. Çıkarılması için yardımımızı istemeye gelmiş meğerse.

Oranın ayrı bir ülke, bizim de büyükelçilik olduğumuzu anlatmaya imkan, zaten gerek de yoktu.

'Merak etme. Hemen uğraşır sana bilgi veririm' dedim.

Çok sevinmişti. Kahvesini yudumlarken sordu:

'Evlat, en son Reşad’ı tanıyorum. Şimdi padişah kim?'

Adamcağızın rüyasını bozmaya hakkım yoktu. Sunay da desem bir şey anlamayacaktı. Hemen yanıtladım:

'Cevdet'

'Yaa, tanımıyorum. Kaçıncı?'

'Birinci'

'Allah hayırlar ihsan etsin' deyip kalktı ve güçlükle yürüyerek yine tarih sayfalarının arasında kaybolup gitti...

Tanşuğ Bleda, 'Tiran’daki Batılı diplomatlar için Türkler ve Arnavutlar arasındaki bu hissi bağı anlamak imkansızdı' diyor.

Sadece Batılı diplomatlar mı? Ya biz? 2000’li yılların başında Rumeli’deki bu büyük tarih mirasımızı anladığımız söylenebilir mi acaba?

X