Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bodrum’da dimdik yaşayan iki kadın

Geçen haftaki ‘hakiki Bodrum’ yazısı gerçek Bodrum’u özleyen pek çok insan tarafından hüzne bulaşmış bir coşkuyla karşılandı. Bu hafta, hakiki Bodrum’u kendi bildiklerince yaşayan iki kadınla devam ediyorum.

Doğu’da zaman, ‘öldürülmesi gereken’ bir şeydir. Anadolu’da herhangi bir kahveyi hıncahınç dolduran kalabalığa “Ne yapıyorsunuz burada?” diye sorduğunuzda, alacağınız yanıt yalnızca basmakalıp bir deyiş değil, aynı zamanda bir gerçekliktir de. “Vakit öldürüyoruz” derler. Yalnızca emekli oldukları için değildir vakti öldürülmesi gereken bir şey olarak görmeleri.Vaktin kendisi öldürülecek bir şeydir zihnin işleyişinde... Murathan Mungan’ın ‘Hayat Atölyesi’ kitabında karşıma çıkan bu satırları okurken içimden “Cümlenin başındaki Doğu’yu kaldır yerine yurdumun herhangi bir köşesinin adını koy olur” diye geçirdim. Geçen haftaki ‘Hakiki Bodrum’ yazısı bilen, özleyen, duymuş ama görmemiş olduğuna hayıflanan birçok insan tarafından hüzne bulaşmış bir coşkuyla karşılandı. Bu hafta, hakiki Bodrum’u kendi bildiklerince yaşayan iki kadınla devam ediyorum. Zamanı öldürülecek bir şey olarak görmeyen iki kadın, yalpalamadan yaşayan...

MONET’NİN BAHÇESİNDE GİBİ

Öğle sıcağında Geriş’e gitmek üzere yola koyuluyoruz. Bir zamanların bu kuş uçmaz kervan geçmez köyü de talandan nasibini almış. Eskiden Geriş’e dolambaçlı daracık bir yoldan çıkılır, o yol kıvrıla kıvrıla köyün çeşmeli küçük meydanında sona ererdi. Titi’nin evi de meydana açılan sokaklardan birindeydi. Yalıkavak bitiminde zar zor Geriş’e çıkan yolu buluyorum. Yol gene aynı ebatta ve gene aynı kargacık burgacıklıkta. Ama garibimin iki yanına o kadar çok ev yapılmış ki tanıyana aşk ola… Ne zaman ki ömrümde gördüğüm en sakil, kale evin önünden geçiyoruz yanlış yöne gidiyoruz izlenimine kapılıyorum. Böyle bir köyün yamacına dahası böyle bir yolun kenarına sahiplerinin muhtemelen ‘malikâne’ diye adlandırdığı bir ev kondurmak düpedüz görgüsüzlük. Biraz daha ilerleyince bildiğim meydana geliyoruz. Heyy gidi günler heyy.
Titi’nin, yakın dostu Birol Kutadgu’nun peşi sıra Geriş’e yerleştiği günlere gidiyor çekirge aklım. Su yok, elektrik desen bir var bir yok. Gidenin gidemediği, dönenin dönemediği zamanlar...
Titi, İtalyan ama benden daha Türk. Bu eylül Türkiye’ye gelişinin 50’nci yılını kutlayacakmış. Geriş’in tepesinde sayıları her gün azalan Musandıra evlerden birinde oturuyor. Musandıra ev demek; Bodrumlu Rumlardan kalma, iki katlı, kalın mı kalın duvarları olan güneş kollanarak açılmış küçük pencereleri sayesinde yazın serin kışın sıcak tutan, tek çivi çakılmaksızın, gram çimento kullanılmaksızın yapılan ev demek. Önündeki küçük bahçe bildiğin Monet’nin bahçesi... Ortasından ufak bir derenin aktığı her yanından bitki, çiçek fışkıran üstelik her köşesine Titi’nin elinin değdiği belli ‘tuhaf’ bir bahçe. Tuhaflık derken, kuru dallar üzerine geçirilmiş yumurta kabukları mı istersin, nilüferlerle dolu derede plastik ördek mi ararsın, bir dala iliştirilivermiş Venedik işi dantel şemsiye mi, ne istersen var. “Titi” diyorum “Hadi anlat...”
Elini sinek kovalar gibi havada salladıktan sonra “Boş versene, bildiğin yaz işte” diyor. “Meşhur uçak hikâyesini anlatsana” diye üsteliyorum. Dayanamıyor güzelim aksanlı Türkçesiyle anlatmaya başlıyor: “Türkiye’ye geleli üç-dört yıl olmuş, Türkçeyi çatır çatır konuşuyorum, babaannem vefat etti. Babama geliyorum diye bir telgraf çektim: Arrivo con Uçak! Milano’ya vardım, evin kapısını babam açtı, arkama baktı ‘Uçak nerede?’ diye sordu. Saf saf, ‘Nerede olacak, havaalanında’ diye cevap verdim. Bu sefer o anlamadı ‘Niye gelmedi’ dedi, ‘Yatağını da hazırlamıştık halbuki!’ Avione yerine uçak yazmışım telgrafa. O da uçağı erkek arkadaşım zannetmiş. Bir de Katolik ya, yatağı evin benim odaya en uzak köşesine yaptırtmış.” “Nasıl geldin, niye kaldın ve hadi kaldın diyelim niye Milano’ya dönmek yerine emekliliğini Geriş’te geçirmeye karar verdin?” diye soruyorum. Yüzüme ters ters bakıyor.
“Emekliliği de nereden çıkardın” diyor. Titi, Sevim Çavdar’la çalıştı bin küsur yıl. Bin küsur yıl Devlet Tiyatroları ve Devlet Operası’nın en heybetli oyunlarının kostümlerini hazırladılar birlikte. Bir Türkle, kulağı çınlasın Cengiz Tacer’le evlendi. Cengiz bir süre sonra yurt dışına gitmek istedi, Titi istemedi, ayrıldılar. Sonrası İstanbul, sonrası deli dolu yıllar, sonrası rahmetli Ahmet Çapa sayesinde Bodrum’la tanışma... 95’ten beri burada. Yerleşmek için Bodrum’un olabilecek en kuytu köşesini seçti. Ancak Türklerin beton iştahını öngöremedi. O minnacık evinde minicik bir atölyesi var. İnanılmaz güzellikte hatlar yapıyor. Ünlü hattatların hatlarını ileride antika olacak kusursuzlukta kumaşlara işliyor. Tezgâhtakini soruyorum, “Besmele” diyor. Görür görmez anlamadım diye de bir güzel azarlıyor..

YARIMADANIN EN İYİSİ: HAVVA

Bu seriyi hazırlarken bir tek onunla ilgili not tutmadım, hikâyesi mıh gibi aklımda çünkü. Havva ile iki yıl önce tanıştım. Yazdım da..
Doğduğunda nerede öleceği belli olanların soyundan geliyordu, köylüydü. Ne yapacağı ne yapmayacağı, kaçında evlenip ne kadar doğuracağı alnına kazınmasa da aklına kazınmışlardandı. Egeliydi. Erkeği, rahvan kadını dörtnal bir coğrafyada doğmuş burada serpilmişti. Bu işe başlamasının müsebbibi Amerikalı Frank onu uluslararası Slow Food’un İtalya’da düzenlendiği ünlü etkinliğe davet ettiğinde başta teyyare korkusu olmak üzere kimselere diyemediği binlerce kâbusla baş başa kalmıştı. Gitse bir dert, kalsa ayrı. Gitti ve kendi deyişiyle ‘adını terihe gazidi’...
Hikâyesi şöyle: Geriş’e benzer ama bozulmamış başka bir köydür Yukarı Gökçebel. İşte o köyde yiyip içtiklerini yetiştirip tüketen bir aile yaşar. Bahçesi, bostanı, kümesi, keçisi, danası, ineği olan bir aile. Tamam toprak verir nimeti, karın doyar da çocuğun okulunun masrafı çıkmaz. Havva da kafasına koymuştur oğlunu okutacaktır. Ama hangi parayla? İçini karalar bağladığı günlerden birinde Frank denen tanrı misafiri çıkagelir. Ona bir kahvaltı çıkarır ve hayatı değişir. Bazen bir kitap okumakla değişmez, kahvaltıyla da değişir hayat. Frank, Havva’nın kendi bahçesinde ektiği, kendi açtığı, kendi pişirdiği ve önüne koyduğu mütevazı kahvaltıdan o kadar etkilenir ki onu bu işi yapması için teşvik eder. Arkası çorap söküğü... İki masa atarak başladığı kahvaltı işinde şimdi yarımadanın en iyisi. İğne atsan yere düşmüyor o salaş bahçede. Bir yandan kabakböreğini ateşe sürerken bir yandan çayları tazeliyor. Yıldırım hızıyla yanımdan geçerken “Nasılsın?” dedim, “Bitti okul çok şükür” dedi. “Eh o zaman daha az çalışırsın artık” dedim. Biraz düşündü sonra “Duramayık gayrı” dedi..
Önlüğünün önünden bir 20 TL çıkarıp burnuma salladı: “Para datlı!”

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI