"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Bizim diziler ve Ezel

Ezel iyi mi kötü mü? Ne düşünüyorsunuz?

Son zamanlarda herhalde bir dizi için bu kadar kutuplaşma yaşanmamıştır...

Ortası da yok hani, “eh idare eder” demiyor kimse.

Ya deliler gibi seviliyor ya da “Monte Kristo çakması” diye eleştiriliyor, burun kıvrılıyor.

Bu arada Ezel konusuna girmeden önce dizilerimizin insanı hasta eden bazı ortak özelliklerinden bahsetmek isterim. Buyurunuz efendim...

* * * 

Bir kere artık “Ben bizim televizyonlardaki dizileri izleyemiyorum yaane, ıyy, iğrenç” diyenlere her zaman “Öff, tamam, sen Flash Forward falan izliyorsun, bizimkiler seni kesmiyor” hissiyatıyla yaklaşmamak lazım. Kabul edin, yabancı diziler arada kafa dağıtmaya, çıtır çerez gibi yemeye nefis oluyor. Sebepleri basit: Hızlı ilerliyor, konu net, diyaloglar sakız gibi uzamıyor, karakterler birbirlerinin suratlarına 6,5 dakika bön bön bakmıyor, reklam işkencesi yok...

Bizim dizilerde bunlar birer lüks.

Bir yığın dizi var, sadece BıR tanesini izlemek için bile kendinize bir zaman çizelgesi yapmanız lazım. Tek bir reklam arasında akşam yemeğinizi pişirip, sofrayı kurup, kaldırabilir, üstüne kahvenizi de içebilirsiniz.

İsterseniz spor salonunda biraz egzersiz yapıp, duşunuzu alıp geri gelebilirsiniz. Vakit rahatlıkla yeter.

Eh, dizi akşam saatlerinin tamamına yayılmış durumda. Sadece bir dizi için BÜTÜN akşamınızı kapatmanız lazım. Dizi bitince gece bitmiştir.

Reklamların arasında izlediğimiz dizimiz ise gayet statik bir durum sergiliyor, malum. Akmıyor bir defa; beş bölüm kaçırsanız bile ilk seyrettiğiniz anda her şeye hakimsiniz. Bir bölüm pek de kısa olmadığı için o diyaloglar uzayacak, bu şart. Beş satır diyalogla bitecek sahneyi uzatmak lazım, karakterleri karşılıklı 5 sayfa konuştur-mak lazım. Eh, ekran karşısında can veren izleyici de “Anladık canım... Anladık gözüm... Hadi canım. Hadi bir sonraki sahneye geçin gözünüzü seveyim” diye baygınlık geçiriyor.

Bir diğer mesele, özlü sözler. Valla sizi bilmem, ben şu yaşıma kadar atasözlerini arka arkaya dizerek “gerçek” konuşmalar yapan birini tanımadım. Peki, bu diziler gerçek hayatla paralellik kurmuyor muydu? Kim, Allah aşkına, kim, hangi arkadaşınız dizilerdeki gibi konuşuyor?

Karakterler gergin durumlarda, büyük üzüntüler yaşadıklarında, hatta tekme tokat birbirlerine girerlerken bile “Sakla samanı gelir zamanı. Ayağını yorganına göre uzat! Damlaya damlaya göl olur!!!”ları arka arkaya dizmekte bir sakınca görmüyor. Ayol ben bir yıkım yaşasam, duygusal ya da fiziksel manada zor durumda kaldığım bir an olsa, oracıkta olduğum yere çökerim. Ahı-ahı-ahı diye ağlamak suretiyle kilitlenir, en fazla saçlarımı yolarım. Karşımdakine mantıklı cümleler kurmak aklıma gelmez, avaz avaz bağırırım. Zaten gerçek hayatta o dizilerdeki kadar hazırcevap olsaydım, cebimden Oscar Wilde’ları çıkarıp çatır çatır dizseydim yemin ediyorum şu hayatta en büyük geyik ustası olurdum. Kararlıyım, eğer bir dizi senaryosu yazarsam Franz Kafka’nın Aforizmalar’ını başucu kitabım yapacağım.

Oy-na-ya-mı-yor-lar!

Sonra, dizilerdeki biblo kadın ihtiyacı. Bariz bir biçimde rol yapamıyor ama o kadar güzel ki, oynayacak o dizide, çok baktırıyor çünkü kendine. Ah, bir de rol yapabilse...

Az önce repliğini ezberlemiş, çalışmadığı gün sözlüye kaldırılmış ortaokul çocuğu acemiliğinde “döktürüyor”...  Eh, o da haklı aslında; o sahne kim bilir kaç kez tekrarlandı, herkes sette yorgunluktan telef, bir an önce bitirmek istiyorlar... Bu noktada oynayamayan bibloların kendileri haricinde set koşullarını sorgulamak da icap ediyor galiba.

Ve müzikler... Kafa ütüleyici, aksiyon sahnelerinde sanırsınız teneke-tasa metal kaşıkla girişiyorlar. Duygusal sahnelerde de ya bir keman kesintisiz gıygıylamak suretiyle sahne bitene kadar insanda duvara kafa atma isteği uyandırır; ya da 3 notadan oluşan bir diğer “müzik”, o duvara iş makinesiyle girişme isteği uyandırır...

* * * 

Aman, amma uzattım, Ezel’i konuşacaktık halbuki.

Dizinin Monte Kristo’nun çakması olduğu konusu çok konuşuldu biliyorsunuz.

Ortak özellikleri yeni keşfedenler tarafından “ya inanmıyorum resmen çalmışlar” cümleleri kurulmaya devam ediyor. Artık birtakım sanal ortamlarda bu cümleyi kuranlarla alay ediliyor, üzerine bol bol geyik çevriliyor.

Zaten senaristlerden Kerem Deren, senaryonun uyarlama olduğunu kendi ağzıyla söyledi...

Aforizma bombardımanı, Cansu Dere ve Sedef Avcı’nın oynayamaması, arada kulak tırmalayan müzikleri haricinde lafım yok vallahi, oyuncuları, kurgusu, atmosferi güzel dizi. Gün ışığını güzel yakalayabilen bir dizi zaten benim gözümde ödüllük. Dizilerdeki yapay ışıklı sahnelerden bıkkınlık geldi, insan biraz gözünü okşayan, gerçeğe yakın olan bir şeyler arıyor...

Son bölümde Beethoven’ın 7. senfonisi çaldı bir ara, hem güzel oturdu, hem de kulaklara acil yardım desteği oldu.  O değil de, Yiğit Özşener nasıl da döktürüyor yahu. Alkış ona.

Ha bu arada, yeni çıkan bir kanuna göre Ezel’le Monte Kristo isimlerinin bir arada kullanımı yasaklanmış.

Bu kelimeleri bir arada kullananları ıf şatosu’ndan denize atıyorlarmış. Söylemedi demeyin sonra.

X