Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bizi Higgs Bozonu’na getiren bazı kilometre taşları

Bilim tarihi, insan oğlunun merakının da tarihi aynı zamanda.

Bugün evrenin ilk atomunu yaratan mekanizmanın neredeyse tamamını çözebilir duruma geldiysek ve bu geldiğimiz yeri de büyük bir aşama olarak tanımlıyorsak, geçmişte merak etmeden duramayan, meraklarını tatmin için de türlü çeşitli yollar arayan başka insanlara çok şey borçluyuz demektir.
Çok geriye gitmeyeceğim. İşe bir yandan Ernest Rutherford’la, bir yandan da Albert Einstein’la başlayacağım.
Einstein, 1905 yılında, yani bundan sadece 107 yıl önce üst üste dört önemli makale yayımladı. ‘Özel görelilik teorisi’ bu dönemin eseridir. Bu teorinin doğal çıkarsamalarından biri, bugün dünyanın en çok ama en çok bilinen fizik denkliğidir: E=MC2.
Buradaki E enerji, M kütle ve karesi alınması gereken C de ışık hızını ifade eder.
Denklemin anlamı çok basittir: Kütleyi ışık hızının karesi ile çarparsanız onu enerjiye çevirirsiniz. Veya tam tersi, enerjiyi ışık hızının karesine bölerseniz kütleyi elde edersiniz.
Daha da basiti şu: Kütle ile enerji birbirine dönüştürülebilir şeylerdir.
Bunu aklımızda tutalım, bugün bizi Higgs’e getiren en temel kilometre taşı bu.
Rutherford ise 1911 yılında, yani bundan sadece 101 yıl önce, atomun modelini ortaya çıkaran insandır. Hani meşhur bildiğiniz ortada çekirdek, etrafında dönen elektronlar.
Bir başka kritik kilometre taşı da bu.
Arada onlarca, yüzlerce, hatta binlerce kilometre taşı var ama bunları atlayarak geliyorum, 1964 yılına.
Soru şu: Tamam atomlar var da, bu atomlar doğada nasıl oluştu? İlk atom nasıl oluştu?
Arada atladığım kilometre taşlarından bir tanesi, bugün adına uzayda bir teleskop dolaşan Amerikalı astronom Edwin Hubble’dı. Hubble, evrenin genişlediğini bize gösterdi.
Sonra başkaları, ‘Eğer evren bugün genişliyorsa, daha önce çok daha küçük bir yerdi’ dediler. O başkalarının bu dediğini Amerika’da AT&T’nin radyo teleskoplarıyla çalışan iki astronomun tesadüfen keşfettiği kozmik arka plan ışımasıyla kanıtlandı. Yani evet başlangıçta evren çok daha küçüktü, hatta ne bileyim evinizin banyosuna sığacak kadar küçüktü ve bir büyük patlamayla genişlemeye başladı, dendi.
Peki başlangıçta bir büyük patlama vardı ama patlamayla ortaya saçılan şeyler atom değil de atomun temel yapıtaşlarıydı. Onlar da saf enerjiydi. Ne olmuştu da o enerji kütleye dönüşmüştü?
Bir konu daha var: O parçacıklarla eşit sayıda bir de ‘anti-parçacık’lar vardı. Anti parçacıkla parçacık bir araya geldiğinde birbirini yok ediyordu. Peki ne olmuştu da bu simetri kırılmıştı?
1964 yılında bu iki temel soruya cevap verenlerden birinin adı Peter Higgs’di. O sırada 35 yaşındaydı. Verdiği cevabın doğru cevap olup olmadığını öğrenmek için 48 yıl beklemesi gerekti.
Ben burada bu köşenin sınırları sebebiyle kısacık ve çok kabaca anlattım bu macerayı. Ama sanırım anlatabildim: Bilimin başarıları ve aşamaları, böyle ilmek ilmek örülen, dünyanın dört bir yanından katkılarla başarılan şeyler.
Sakın küçümsemeyin.

‘Peki şimdi ne olacak? Ne işimize yarayacak bu Higgs?’

Özellikle sorunun ikinci kısmı benim ilgimi çekiyor. Bilmiyorum aynı soru aynı yoğunlukla dünyanın başka yerlerinde de soruluyor mudur ama Türkiye’de sorulduğunu biliyorum, çünkü bana sık sık soruluyor.
Böyle bir faydacı anlayışı, faydayı da hemen o gün cebine girecek para, evine koyabileceği bir alet veya kullanabileceği bir eşya olarak tanımlayan anlayışı anlamakta zorluklar çekiyorum.
‘Higgs bulundu da boyunuz bir karış uzadı mı yani’ deniyor. Bulunmasa daha mı iyiydi? Hiç merak etmese miydik? Sadece işimize yarar sonuçlar üretecek şeyleri mi merak etmeliydi insanlık?
Şimdi burada bilim sayesinde elde ettiğimiz milyonlarca somut faydayı sıralasam gereksiz bir savunmaya girmiş olacağım.
Sadece şunu söylemek istiyorum:
Karşınıza geçip her ‘Ne işimize yarayacak bu Higgs’ diye soran kişi, aslında farkında olarak veya olmayarak size ‘Fazla merak başını belaya sokar, boşver merak etme, soru sorma, cevap arama’ demiş oluyor.
Bakın Amerika 1993 yılında ‘Bu Higgs bizim işimize yaramaz’ dedi, kendi dev hadron çarpıştırıcısı projesine para aktarmayı kesti. Bugün pişman. Çünkü bilimdeki öncülüklerini Avrupa’ya kaptırdılar. Bilime para vermeye devam eden Avrupa, CERN’de Higgs’i buldu. Higgs’i bulurken ortaya çıkan binlerce başka buluş, pratik uygulamaları olan binlerce şey ve en önemlisi fikri öncülük Amerika’dan Avrupa’ya geçmiş oldu.
Uygarlığın tarihine bir bütün olarak bakacak olursanız, bilimi ikinci veya üçüncü plana atmış ülkelerin, milletlerin, kültürlerin hiçbir zaman başarılı olamadığını da görürsünüz.

Bir bilime sırtını dönme örneği olarak Samsun’daki sel ölümleri

Neredeyse insanlığın başından beri var olan bir bilgi: Su, yüksek yerlerden alçak yerlere doğru akar.
Doğanın dereleri, ırmak yatakları onbinlerce yılın tecrübesiyle oluşmuş yerlerdir. İki yıldır, üç yıldır bir dere yatağı kuru diye veya o dereden geçen su miktarı az diye düşünmemek gerekir. Dediğim gibi o yataklar onbinlerce yıldır işleyen yataklardır.
Siz normalde onlarca metre genişlikte bir yataktan akan dereyi, sırf son beş-on veya elli yıla bakıp daracık bir menfeze sığdırmaya kalkarsanız, o dere gelir bir gün o geniş yatağını geri ister.
Bu bilgilere sahip olmak için bir ülkede CERN bulunması gerekmez. Dediğim gibi bunlar insanlığın en eski bilgileri.
Ama bu en eski bilgiye sırtınızı dönerseniz, bilime de sırtınızı dönmüş olursunuz. Sonra bir gün dere gelir, sizin çoluk çocuk demeden vatandaşlarınızı uykularından öldürür.
Suç derenin değil; bilime sırtını dönen sizin.

 

X