Gündem Haberleri

    Biraz İran, biraz Suriye, azıcık Somali

    Emre KIZILKAYA / Dış Açı
    23.03.2012 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Bir ufuk turuna çıkalım ve İran üstünden Suriye’ye, Uganda’dan Somali’ye uzanarak şu sorulara yanıt arayalım: Beşar Esad yönetimi Türkiye’ye karşı hangi alçakça şantaja başladı? Colin Powell’ın sağ kolu Suriye krizi konusunda ne diyor? Herkes “Yeniden Soğuk Savaş” derken, Davutoğlu neden “Soğuk Savaş tarih oldu” ısrarını sürdürüyor? Krizleri zorla askerileştirmek kimin işine yarıyor? Somali Türk dış politikasının gururu olmuşken, neden hâlâ Suudi Arabistan gibi çifte standartlarımız var?

    ÖZKÖSE VE COŞKUN’A ÖZGÜRLÜK: Political-activist-turned-journalist” (Siyasi eylemci kökenli gazeteci) kavramına mesleki açıdan şüpheyle baktığımı daha önce yazdım (http://www.hurriyet.com.tr/planet/20065901.asp ). Ancak İslamcı medyada “Mavi Marmara gazisi” diye tanıtılan meslektaşım Adem Özköse ile kameraman Hamit Coşkun’un Suriye’de kaçırılmasını görmezden gelemem elbette. İki Türk gazetecinin, Suriye’den Türkiye’ye kaçan dokuz generalden biriyle takas edilmek üzere Beşar Esad yönetimi tarafından rehin tutulduğu söyleniyor. Esad yönetiminin insan haklarını ve uluslararası hukuku ihlal eden onca uygulaması sıralanabilir, ama gazetecilik açısından bakıldığında sanırım en vahim durum Özköse ve Coşkun konusunda yapıldığı iddia edilen bu alçakça şantaj. Keşke Türkiye’de daha güçlü bir mesleki dayanışma ortamı olsaydı da, bu iki gazeteci derhal kurtarılabilseydi. Keşke bugünlerde haber uğruna Suriye’ye gidecek kadar gözü kara daha fazla gazetecimiz olsaydı.

     

    POWELL’IN SAĞ KOLU ANALİZ ETTİ: Bu arada Suriye’deki durum konusunda en güzel özet, ABD’nin eski dışişleri bakanı Colin Powell’a özel kalem müdürlüğü yapmış, bugün ABD üniversitelerinde ulusal güvenlik dersleri veren Lawrence Wilkerson’dan geldi geçen gün: “Suriye’de ABD müdahalesini zorlayanların amacı insani yardım değil, İran’a açılan bir arka kapı edinmek. Bu bir iç savaş. Hâlâ bir bütün olmayan muhalefet de, rejim de savaş suçları işliyor. Ama durum Libya’dan çok farklı. Bir hava saldırısı durumunda biz (ABD) çok fazla uçak ve personel kaybederiz. Sonuçta yine İran’a dönüyoruz. Suudiler ve İsrailliler, İran onların varlığına tehdit oluşturduğu için değil, ama aralarında bir güç mücadelesi olduğu için (Suriye rejimini yıkmak) istiyorlar.”

     

    YENİDEN SOĞUK SAVAŞ MI: Gerçekten de, ABD istihbaratının ısrarla “İran’ın atom bombası üretme kararı verdiğine dair emare yok” diye raporlar verdiği ve İran’da nükleer silahları defalarca “haram” ilan eden muhafazakâr ruhban sınıfının güç kazandığı bir dönemde Tahran’ın bu kadar üstüne gidilmesinin tek açıklaması “ideoloji” olabilir. Nitekim İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague Ortadoğu’nun “yeni bir Soğuk Savaş” ihtimaliyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Bakü’nün İsrail-İran gizli savaşında “casus başkenti” haline gelmesi de hep Soğuk Savaş dinamiklerini hatırlatan gerçeklerden…

     

    RADAR MI? EEE, AÇIKLAYABİLİRİM…: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Malatya’daki NATO radarından bahsederken sürekli “Artık Soğuk Savaş ortamında değiliz” dediği, Arap Baharı’nı da Soğuk Savaş sonrası Doğu Avrupa’nın demokratikleşmesinin bir devamı olarak gördüğü günlerde ne tuhaf çelişkiler bunlar.

     

    KRİTİK BEŞ AYA DOĞRU: Bir başka paradoks şu: Suriye krizi, aslında İran üzerindeki baskıyı azaltıyor, çünkü dikkatleri Tahran’dan, Şam’a çeviriyor. İsrail’in Suriye konusunda pek ses çıkarmamasının bir nedeni de bu olsa gerek. Suriye’ye odaklanılması durumunda İran’ın nükleer tesislerini tamamen korumaya alacak kadar zaman kazanabileceğini düşünüyorlar. Burada kritik zaman aralığı, İran’a AB’nin petrol ambargosunun başlayacağı temmuz ile ABD başkanlık seçimlerinin yapılacağı kasım arasındaki beş ay...

     

    KENDİSİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANETLER: Suriye’de hep “kendi kendisini gerçekleştiren kehanetler” (self-fulfilling prophecy) söz konusu… “Mezhep savaşı çıkabilir, endişeliyiz” diyenler el altından bunun için ellerinden geleni yapıyorlar ve ne yazık ki sonunda bu da oluyor. Şimdi de tıpkı Arap Birliği gözlemci misyonuna yapıldığı gibi, özel temsilci Kofi Annan daha Şam’a varmadan başlayan “Bu misyon ölü doğdu” yaygarasıyla diplomatik çözüm umudu karambole gitti. Türkiye’nin “tampon bölge” çıkışı, Irak’ın Şam karşıtı cepheye yaklaşması ve son olarak Suudi Arabistan’ın muhaliflere resmen silah yardımına başlamasıyla kriz iyice “askerileştirildi.”

     

    OBAMA’NIN GERİDEN LİDERLİĞİ: Tüm bunlar yaşanırken, ABD Başkanı Barack Obama’nın hakkını yememek lazım. ABD, tarihinde hiçbir zaman, dış politikasında bu kadar az riske girip sonuçta bu kadar büyük kazanımlar elde etmemiştir. Obama Yönetimi, savaş bütçesindeki kesintiler nedeniyle ordusunun iki cephede birden konvansiyonel savaş yürütme yeteneğini kaybettiği bir dönemde, Ortadoğu’daki müttefiklerini manivela yapıp Arap Baharı’nı bugüne kadar istediği gibi yönetti.Obama buna “geriden liderlik” diyor. “İleriden” cepheye koşanlar düşünsün.

     

    UGANDALILAR DA BİZİ GÖRECEK Mİ: Cepheye koşmak demişken… “Kony 2012” filmi hakkındaki eleştirel yazımdan (http://www.hurriyet.com.tr/planet/20106751.asp ) sonra bir okuyucu, “Uganda’ya bir şekilde yardım etmeye çalışanları eleştiriyorsun, peki nasıl yardım edecek elin Amerikalı genci?” diye sormuş. O kadar eleştirdiğim dış politikamızın Güneydoğu Avrupa ile birlikte bir başka başarı alanı olan Somali’yi işaret edeceğim ona. Türkiye burada ABD’nin aksine tek tek El Şebab militanlarını avlamaya çalışmak yerine sorunun kökenine iniyor. Mogadişu’nun altyapısını yenileyerek, sosyal hizmetler ve özellikle de sağlık yardımlarıyla bu “arızalı devleti” diriltmeye, bu bitap toplumu canlandırmaya çalışıyor. Kısacası sorunun askeri olmadığının farkında… Sinek öldürmüyor, bataklık kurutuyor.

     

    ÇİFTE STANDARDININ KEYFİNİ ÇIKAR: Peki biz neden böyle başarılı politikaları genele yayamayız. Mesela neden Suriye’de “rejime karşı halkın çoğunluğunun yanında” yer aldığımızı savunuruz da, halkın çoğunluğunun taleplerini aynı şiddetle ezen Suudi Arabistan ve Bahreyn’e karşı hiç sesimiz çıkmaz? Bunu birkaç hafta önce üst düzey bir Dışişleri yetkilisine sormuştum. Gülerek, “Onlar başka” demişti… Bizim Dışişleri’nin çifte standartlarıyla barışık yaşadığı izlenimini edindim. İnşallah bir gün ahlâken yeterince cesur ve iktisaden yeterince güçlü oluruz da, Suudi Arabistan ve Bahreyn’de de demokrasiyi destekleyebiliriz… Tabii bunun için önce kendi demokrasimizi “melez” olmaktan çıkarıp tamama erdirmeliyiz.

     

    * Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Şefi Emre KIZILKAYA’nın iletişim bilgileri ve bloguna http://about.me/emrekizilkaya adresinden ulaşılabilir.

     

     

     

     

     

     

     

     

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı