Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bırakın, 2 değil 4 kent yapılsın, amma…

Eğer, depreme dayanıklı yeni kentler planlamazsanız, tüm ihtiyaçlarını karşılayıp iyi organize etmezseniz, aynı yerlere çarpık kentleşmeler kendiliğinden kurulacak. Hemen itiraz etmeyelim, bırakalım ve bu projelerin doğru dürüst olmasına çalışalım.

İstanbul’un civarına iki yeni kent yapılması projesi ortaya atıldı ya, yine birbirimize giriyoruz.

“Mahvolduk- yeşilimiz elden gidiyor”

Kimse “hiçbir şey yapılmazsa ne olur?” diye sormuyor.

Ne olacak biliyor musunuz?

İstanbul, kendi kendine büyüyecek ve konuştuğumuz bölgelerde kaçak, abuk  sabuk, birbirinden çirkin, en ufak depremde yıkılacak, yarı bina yarı gecekondular ortaya çıkacak.

Eğer, hiçbir şey yapmazsanız, 2023 yılında İstanbul’da nüfus 22 milyonu bulacak. Üstelik, en basit depremde konutların yüzde 70’i yıkılacak.

Şimdi, İstanbul dışında yeni kentler yapıp, nüfusu azaltmak, daha güvenli konut üretmek mi akıllıca, yoksa hiçbir şeye dokunmamak mı?

Batı dünyası, mega kentlerin yanına daima uydu kentler yaparak dengeyi bulur. Ateşi yeniden keşfetmeye gerek var mı?

GELİN, PROJEYE DEĞİL, UYGULAMAYA BAKALIM...

Gelin, bu projeyi öldürmeye çalışmak yerine, tam aksine  uygulamaya bakalım.

- Gerçekten su kaynaklarımızı kaybedecek miyiz?
- Kent inşaa etmek kolay, kentlerin ulaşımı, çevreye etkileri nedir?
- İstanbul’u rahatlatalım derken, tam aksine İstanbul’u daha da mı boğacağız?

Bu soruların yanıtları henüz yok.

Bunların yanıtlarını isteyelim. Uygulamayı dört gözle izleyelim ki, bugün İstanbul’un başına gelenler bu yeni kentlerde de tekrarlanmasın...

*   *   *

YARIN GS’ NİN KADER GÜNÜ OLACAK ...

Yarın Galatasaray Kulübü tarihi bir kongre yaşayacak.
 
GS herhalde şimdiye kadar böylesine moralinin bozuk olduğu, böylesine yerlerde süründüğü bir dönemden geçmemiştir.
 
Neden bu noktaya gelindiğini de kimseler anlayabilmiş değil. Faturanın tamamını,  sadece Adnan Polat yönetiminin hatalarına çıkarmak da hata olur. Yıllardan beri gelen hastalıkların bir birikimi yaşanıyor. Çarpık düzenle bugüne kadar idare edildi ve sonunda duvara çarpıldı.
 
Şimdi yeni bir dönemin açılması gerekiyor.
 
Ortada üç aday var.
 
Biri, kendinden emin, ne istediğini ve ne yapacağını bilen Ünal Aysal.
 
GS’yi yeniden yapılandırmak için kollarını sıvadı. Üstelik, başkanlık için ölüp yanmayan ve daha iyisi, daha beceriklisi çıktığı anda yerini bırakmaya hazır bir isim. Açıkçası, bu göreve delegelerin zorlamalarıyla geliyor.
 
Diğerleri de, Mehmet Helvacı ve Turgay Kıran. Onlar ise, şimdiye kadar bilinen, alışılmış yöntemlerle kulübü ayağa kaldırmayı planlıyorlar.
 
Doğrusu bence GS artık geleneksel metodlarla devam edemez.
 
Ağır bir ameliyat gerekiyor.
 
Bunu da, ancak başkanlık sevdasıyla yanmayan bir kişi başarabilir.
 
Kongreye katılım ne kadar yüksek olursa, kazanacak olan aday, kendini o kadar güçlü hissedecektir. Bundan dolayı günlerdir hemen her yandan çağırılar yapılıyor: “Gelin, kime oy verirseniz verin, ancak gelin ve oyunuzu kullanın ”
 
GS’liler yarın tarihi bir testten geçecekler.
 
Bakalım kulüplerine sahip çıkabilecekler mi?
 
Tabii, oylarını kullandıktan sonra da, seçtikleri başkanlarına sahip çıkmaları ve onun arkasında durmaları gerekecek. Birleşmiş Milletler gözlemcisi gibi davranarak, GS’yi kimse kurtaramaz.

*   *   *

ANLAŞILDI, ALİ DEMİR SEÇİM SONRASI GİDİYOR

Cumhurbaşkanı Gül, Keyseri’de müjdeyi verdi. Gazetecilerle konuşurken, Prof. Ali Demir’in seçimler sonrasında gideceğini söyledi:

“Dere geçilirken at değiştirilmez” cümlesini ben başka türlü yorumlayamıyorum.

İyi hoş da, keşke Cumhurbaşkanı ilk başta “tatmin oldum” demeseydi. Ona inanan çok kişi şaşırdı. Zira Cumhurbaşkanı'nı, Başbakan'ı tatmin eden  ÖSYM Başkanı sonradan kan kırmızı çıktı.  Arka arkaya çamlar devirdi ve bugün artık, kendini makamında kalamayacak bir noktaya getirdi.

İktidar mı sorumlu, YÖK mü sorumlu bilemiyorum, ancak artık bu işin tadı kaçtı. Prof. Demir’ın gitmesi bile ÖSYM’ye güveni geri getirmeyecek.

*   *   *

FİNALE KALMAMAK DÜNYA’NIN SONU DEĞİL

Uzun yıllar sonnuda nihayet Eurovision'un Avrupa’ya karşı bir Çanakkale savaşı olmadığını, kaybettiğimizde karalar bağlamamıza gerek bulunmadığını öğrendik.

Geçmiş yılları bir hatırlasanıza... Bu yarışmayı nasıl ciddiye alıp, oy veren ülkeleri başımızda taşır, vermeyenleri yerlere vururduk.

Hele iyi sonuç  alamayan sanatçılarımızı neredeyse idam sehpalarında sallandırır, medyadan yedikleri dayağı izlerdik. Oysa Eurovision, ticari piyasaya yeni yarkı çıkmasını amaçlayan bir eğlence programıydı.

Yüksek Sadakat katıldı, elinden geleni yaptı, ancak başaramadı.

Canları sağolsun.

Gelecek yıl bir başkası dener, biz de onları keyifle izleriz.

X