Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir yoldaş iyi bir arkadaşın yerini tutamaz…

Bir Osmanlı subayı olan dedem ölüm döşeğinde annemi yanına çağırmış,

- Kızım Emine, bilmelisin ki ben çok şanslı bir insanım. Hayatımda, çok güvenilir, çok yakın, çok iyi bir arkadaşım oldu. Pek çok insan hiç böyle bir arkadaşa sahip olamadan yaşar ve ölür. Yaşadığıma değdi hayatım, demiş.

Annem bana babasıyla olan bu son konuşmasını anlattığından beri, çevremdeki insanlara hep bu açıdan bakarım.

Hiç olmazsa bir tane güvenilir ve yakın arkadaş sahibi olamadan yaşamlarını sürdüren insanların şanssızlıklarına üzülürüm.

Bu seçim döneminde yeniden gündeme gelen kamplaşmalar, bana 1960’lardan başlayan sağ-sol kamplaşmalı günleri hatırlatıyor. O dönemde solcular sağcılarla, sağcılar da solcularla arkadaş olamazlardı. Aynı ideolojik kampta bulunanlar da, birbirlerini arkadaş sanırlardı.

Aradan geçen yıllar ve sağ-sol kamplaşmaların buharlaşması, sayısız insana “ideolojik yoldaşlık”ların “arkadaşlık” olmadığını gösterdi.

Kurulan diyaloglarla, karşı kamplardaki pek çok kişinin, aslında kaliteli, güvenilir ve görgülü insanlar oldukları anlaşıldı. Çok köklü arkadaşlıkların kurulabileceği yılların, ideolojik kamplaşmalar yüzünden ziyan edildiğini, pek çok insan gördü.

Bu deneyimler hiç yaşanılmamış gibi, bazı kesimlerin bugün de karşılarındaki insanları, siyasi görüşlerine göre kategorize edip, yok saydıklarına yine tanık olmaktayız.

Anneme “Ben çok şanslıyım, çünkü hayatta bir arkadaşım oldu” diyen dedem kadar yaşlı değilim ama, ben de çok yoğun geçen dönemlerin deneyimlerine sahibim. Bu bakımdan özellikle genç kuşaklara şunu söyleyebilirim:

- Siyasetçilerin iktidara dönük kavgaları sırasında toplumu geren, karşıt görüşlüleri diyalog kurulamayacak insanlar gibi sunan, kin ve nefreti bir erdemmiş gibi topluma pompalayan söylemlerine kapılmayın. Aynı siyasi görüşte, aynı siyasi partide birlikte olup da, arkadaş olamayacağınız insanlar vardır. Buna karşı sizinle zıt görüşte ve farklı partide olan ama köklü arkadaşlıklar kuracağınız insanlar da vardır… Asla arkadaşlıklarınızı siyasi ilişkilerinize göre yönlendirmeyin. Bir bakarsınız ki, sonunda hayatınız bir tane bile gerçek arkadaş edinemeden geçmiş olabilir. Arkadaşlık iki taraflı bir yoldur. “Benim gibi düşüneceksin” demek yerine “Farklı düşünmen arkadaşlığımızı etkileyemez” demeyi denemek gerekir her arkadaşlıkta.

 

ŞAKA

Oy yerinde ağırdır…

70 milletvekili çıkartacak İstanbul'un 7 milyon 400 bin 172 seçmeni var. Buna göre İstanbul'da bir milletvekiline düşen seçmen sayısı 105 bin 717. Ancak, 2 milletvekili çıkaran 53 bin 375 seçmenli Bayburt’ta ise, bir milletvekiline 26 bin 688 seçmen düşüyor. Tunceli'de de bir milletvekiline 27 bin 676 seçmen düşüyor.

Bütün bunlar neyi gösterir?

Bayburt ve Tunceli’de oy kullanacak Bayburtlu ve Tuncelilerin oyları, İstanbul’da oy kullanacak Bayburtlu ve Tuncelili seçmenlerin oylarından daha ağırlıklıdır.

Hıncal Uluç kısmen haklı aslında…

Başbakan Erdoğan’ın Hıncal Uluç’a açtığı davayı Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesi reddetmiş. Sade sevgili Hıncal Uluç adına değil, basın özgürlüğü açısından da tabii mutlu oldum.

Siyasetçilerin gazetecilere zırt pırt dava açmalarının onaylanacak yanı yok. Kendisi de bir gazeteci olan Ecevit, nice ağır içerikli yazılara ve karikatürlere hedef olmasına rağmen yaşamı boyunca hiçbir gazeteciye dava açmadı.

Ancak Başbakan’ın Hıncal Uluç’a dava açması sırasında, bir özel durum da vardı. Hıncal’ın ve benim de yazdığımız Sabah’a TMSF el koymuştu. Ben o gün bu garip duruma karşı şöyle tepki göstermiştim:

- Devlet devleti mahkemeye verdi, ne olacak şimdi?İki tarafı da devletin avukatları savunacak. Hıncal davayı kaybederse, parayı SABAH, yani devlet ödeyecek, Başbakan’a.

Hıncal Uluç bu yazımı hatırlatıp, “Merak etme artık, Mehmetcim.. Devlette avukatlar olduğu gibi yargıçlar da var” demişti önceki gün köşesinde…

Şimdi ben de diyorum ki:

- Haklısın Hıncal… Bölge İdare Mahkemesi yargıçları da“oy birliği” ile Sabah’a el konulmasının “açıkça hukuka aykırı olduğu”na, “telafisi güç zararlar doğuracağı”na ve “yürütmenin durdurulması”na karar verdiler…

Demek istediğim şu. Bir ülkede yargıçların, avukatların ve hatta mahkemelerin varlığı, hukukun ve adaletin varlığının kanıtı değildir. Bunların var olması, hukuka ve adalete sadece bir şans tanır. Bir ülkede “hukukun üstünlüğü” değil de “üstünlerin hukuku” varsa, o şansazalır.

 

X