Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir yanımız dayak kıyamet bir yanımız manikür pedikür

Fatih-Harbiye, Peyami Safa’nın inceliğini hoyratça çizip, ikiye böldüğü dünyaların çatışmasından beslenecek. Zenginin avizesinden, yoksulun dayağından bunalarak soruyorum: Bu uçurumun ekmeğini ne kadar yiyeceksiniz?

Eserin orijinalinde, yazıldığı zamanın ruhuna uygun bir mesele vardı: Ülke modernleşiyor (1920-1930), Neriman etrafında filizlenen yeni hayatı izliyor, onu kıstıran kafesi sorguluyor. Elbette zengin-yoksul, doğu-batı çatışmasının hikâyenin kalbinde yeri var ama mesela yoksulluğun gaddarlığa meyleden tutuculukla, zenginliğin insanlık dışı kibirle, ayarsızlıkla bir tutulduğu bir kurgu değil bu.
En azından değildi.
Peyami Safa, nezaketinden kırılan kemikleri çatırdaya çatırdaya 2013 İstanbulu’na geri döndürüldü. O hımbıl Şinasi’den bir ayı yaratıldı. Romanda bir hayal gibi gezinen Macit, Kuruçeşme’nin beyaz tekneli prensi oldu çıktı.
Bu da sorun değil. Uyarlama işinin hakkıyla yapılmadığı şikâyetlerini yılgınlıkla bir kenara bırakalı çok oldu. ‘Fatih-Harbiye’nin romandan esinlenerek kurguladığı dünya o derece sorunlu ki, gerçek hayatımızdan şüphe duymama sebep oluyor.
Şöyle başlayalım: Dizinin öznesi ‘Fatih’ tarafı. Yani Neriman ve çevresi. Bizim onların hayatlarıyla özdeşlik kurmamız bekleniyor. Mesela uzun zamandır televizyonda izlediğim en gaddar sahnelerden birinin başrolü Gülter halaya şefkatle yaklaşmalıyım. Oysa o korkunç, tecavüzden hallice bekâret kontrolü sahnesini unutup tonton Gülter’i sevmem mümkün değil.
Dizinin taraf tutma güdümüze güvenle Şinasi-Macit kampından epey bağımlı yaratma derdinde olduğunu da farkındayım. Ama o ud çalıp, çocukların başını okşayan bıyıklı romantiğin içinde tam bir hayvan yaşadığını öğrendiğim andan sonra ‘TeamŞinasi’de olmam çok zor. Öte yandan anti-kahramanlara tutunayım desem, öpücük Pelin, alçıpan anneler ve arsızca aldatan babalar hiç sempatik değil. Üstelik avizeli, aynalı, dev dev vilları da şerbetli şerbetli üstüme yapışıyor. O mütemadiyen portakal suyu içilen kahvaltı sofrasında ‘Hah işte tam bizim evdeki muhabbetler’ hissini yakalayamıyorum.
Neriman’ın yırtma çabasıyla, mantı hamurundan heykel yapma tatlışlığıyla, küçük feminist ataklar geçirmesiyle eğlenebilirim ancak. Ama salopetli Neriman’dan bir adım geriye attığımda korkunç bir manzarayla karşılaşıyorum.
Bu dizi bize diyor ki: ‘Bak burada yaşayan insanlar namusları için canını verir. Ama diğer yakada o Boğaz’ın ışıklarına bakıp somonlu kanepe filan yiyenler para için anasını bile satar.’
Yani diyor ki: Bu hikâyenin kahramanları için seks pisliktir. ‘Yaptığın pisliği temizleyeceksin ulan!’dır; sevişen kızın boğazını sıkmak, sevişmeye zorlayan oğlanı eşek sudan gelene kadar dövmektir. Bu iğrenç görüntülerin her birini de ağır çekimle kanırtırız gerekirse.
Ama bizim toz pembe peri kızı Neriman’ın karşısındaki allı pullu, minili kızlar için seks ‘uu beybi’dir, sıkıntı değildir, zenginler her fırsatta diledikleri gibi sevişir.
Fatih’te cinayet sebebi olan namus alenen karısını aldatan pis Kerim Bey’e bekçilik etmez. Boğaz Köprüsü’nün fıttırık ışıkları bu boş beleş insanlara cıvıldarken Faiz Bey, kızının düştüğü tuzaklardan habersiz ney çalar, oldu mu?
Özetle Fatih-Harbiye bize diyor ki: Türkiye iki dünyadır artık. Aramızda aşılmaz yollar var. Biz de buradan bolca ekmek yiyeceğiz izninizle. Ayıra ayıra, abarta abarta, öteleye öteleye, uçlarını sivrilte sivrilte koyacağız önünüze. 1920 değil 2013. Buymuş bugün Fatih’e karşı Harbiye.



X