"Doğan Hızlan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Doğan Hızlan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Doğan Hızlan

Bir tutkunun müzesi

BASEL’de benim anılarımı tazeleyen, teknolojinin geçmişine beni çağıran bir müzeye gittim:

“Kâğıt Baskı Müzesi”ne, özgün adıyla “Basel Paper Mill”.
Müze adını nereden alıyor?
Bu üretim merkezinde ortaçağdan kalma ve hâlâ çalışan bir su değirmeni var.
Geleneksel kâğıt yapımı için şimdi de bu değirmenin suyundan yararlanılıyor. Yazma yöntemleri, duvarlar, atölyeler, el yapımı kâğıtlar, mürekkepler hâlâ geleneksel haliyle duruyor.
Buradaki, eski basım aletleri genç kuşağa çok ilgi çekici geliyor. Ziyaretimde öğrencilerin ne kadar hoşlandığını, uygulamayı nasıl hayranlıkla seyrettiklerini gördüm.
El yapımı bir kâğıt parçasına saplı kalemle adınızı yazabilir, üstüne de kızgın mumu döküp mühürleyebilirsiniz.
Taze matbaa mürekkebinin kokusu, bana tanıdık geldi, gençlerin bu kokuyu nasıl bulduklarını öğrenmek isterdim. Gençler kaz tüyü kalemlerle elyazısıyla yazarken, yeni bir şey öğrenmenin heyecanı yüzlerine vuruyordu.
Dört katlı binanın, her katından gördüklerim yazı tarihimin bir dönümünü çağrıştırıyordu bana. İlk icadından itibaren sergilenen daktilolar, cilt tezgâhları, kurşun harfler. Gördüğüm baskı makinelerinden en bildik olanı Heidelberg adını taşıyandı. Türkiye’de yayınevi yönetiminde bulunan, yazan birçok kimse bu adı tanırlar.
Kurşun harfler, gazetelerin, kitapların hazırlanış serüvenini bir kez daha anımsattı. Operatörler (yazıyı dizenler) pirinç harflerle satırı yazdıktan sonra onu kurşuna dökerler, sonra bunlardan da satır satır sayfalar hazırlanırdı.
Manşetler daha büyük harflerle yapıldıklarından, onlar da tek tek elde dizilirdi. Kurşunla çalıştıkları için, zehirlenmeyi önlemek için, dizgicilerin, sayfa hazırlayanların yanında yoğurt ya da ayran bulunurdu.
Rotatiflerin gazetelere gelmesi, yeni makinelerin çalışmaya başlaması büyük bir olaydı, Cumhuriyet’e Frankenthal geldiğinde herkes onu ziyaret etmişti, çünkü yazılar, fotoğraflar daha iyi basılabilecekti.
Hürriyet’e Marinoni ulaştığında, sanki yıllardır beklediğimiz bir dost gelmiş gibi karşılanmıştı.
  
BİZ matbaa tarihini çocuklara, gençlere nasıl öğreteceğiz? Dünya matbaa tarihi ile birlikte bizim tarihimizi nereden öğrenecekler? Parça parça anılardan, tanıklıklardan, gene sözlü kültürün yarım yamalak bilgilerinden...
Müzesizlik, bizim uygulamalı öğretimimizi engelleyen en büyük eksiklik.
Makinenin fotoğrafını görmekle yetinemeyiz, kâğıt cinsini elimizle tutmadıktan sonra bugünkü örnekleri, gelişimi anlayamayız, dünkü makineleri görmeden bugünün rotatiflerinin baskıya getirdiği düzeyi algılayamayız.
Gazeteciler Cemiyeti’nin girişimiyle böyle bir müzenin kurulması için çaba göstermeliyiz.
Bizim matbaacılık tarihini merak edenler, öğrenmek isteyenler özellikle İletişim Fakülteleri öğrencilerine bir kitap salık vereceğim: Gökhan Akçura’nın Cumhuriyet Döneminde Türkiye Matbaacılık Tarihi’ni* mutlaka okumalısınız. Matbaacılık tarihi sadece dizgi, baskı makinelerinin tarihi değildir, bu meslekte çalışanların, grafik tasarımcıların, reklamların niteliği de bu tarihte ortaya çıkar.
Akçura’nın kitabında 1929 yılında kurulan ilk matbaacılık okulundan ‘tipo’ya, oradan ofsete Cumhuriyet tarihindeki matbaacılığın bütün serüvenini bu kitapta bulabilirsiniz
  
MÜZE gereksinimini hepimiz düşünmeliyiz.

(*) Cumhuriyet Döneminde Türkiye Matbaacılık Tarihi, Gökhan Akçura, YKY, Tarih Vakfı, BASEV

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI