"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Bir sahicilik abidesi Tayyip Erdoğan

GÖRÜNTÜLERE dikkatle baktım:

Önce dudakları titredi, ardından gözünden dökülecek yaşları bastırmaya çalıştı ve en sonunda gözyaşlarına hâkim olamadı.
Ağlamak istemiyordu, fakat kendisini tutamamıştı.
Gram numarası yoktu yani.
Süper samimi idi...
Müthiş sahici idi...

“Samimi” ve “sahici” deyip geçilmesin.
Samimiyet ve sahicilik çok mühimdir.
Yeryüzünün en doğru politikalarını bile samimiyetten ve sahicilikten uzak bir tutumla savunduğunuzda ilgi görmeyebilirsiniz.
Buna karşılık...
Çok yanlış bulunabilecek politikaları bile, samimiyet ve sahicilik içinde savunduğunuzda büyük bir etki alanı oluşturabilirsiniz.
Tayyip Erdoğan işte bunu başarabiliyor.

O sahici bir adam...
Samimi bir insan...
Miting meydanında çiftçi azarlarken de sahici, köşe yazarlarına had bildirirken de sahici, İsrail’e meydan okurken de sahici, çocukları severken de sahici, yoksul sofralarında bağdaş kurarken de sahici...
Artistlik yapmıyor, dikkat çekmeye çalışmıyor, numara çevirmiyor.
Söylediği her kelimeye önce kendisi inanıyor.
İnanmadığı şeyleri söylemiyor.
Pardon “söylemiyor” değil, söyleyemiyor.

Eğer vitrindeyseniz.
Eğer kamu önündeyseniz.
Eğer söz söylüyorsanız...
Sahiciliğiniz ve samimiyetiniz de, sahteliğiniz ve samimiyetsizliğiniz de “çarpan etkisi” yaparak halka ulaşır.
Erdoğan’ın hep kazanmasının, rakiplerinin hep kaybetmesinin ardında işte bu “çarpan etkisi”nin rolü vardır.

Yıldıramaz bizi laf çakmalar

DİYELİM ki...
Başbakan Erdoğan’ın uyguladığı politikaları kıyasıya eleştirdin.
Ve gün geldi...
Erdoğan’ın yaptığı olumlu bir icraatı da övdün.
Bizim memlekette böylesi bir durumda iki “akraba tepki”, hemen devreye giriverir:
BİR: Birileri “vay, demek sen de jöle işine girdin” diye laf çakarlar.
İKİ: Birileri de “Ne kadar översen öv, göze giremeyeceksin” diye laf çakarlar.
Bu iki akraba tepkinin kıskacında kalan kişilere düşen görev şudur:
Sıfır kompleksle doğru bildiğini haykırmak.

Celal Şengör’den mektup var

TÜRKİYE ’den dört üniversite dünya sıralamasına girdi diye sevinmiş ve bu sevincimi de yazmıştım.
Yazdıklarıma Celal Şengör Hoca’nın “şiddetli” itirazı var.
Aktarıyorum:

“Muhterem Ahmet Hakan Bey...
Times Education Supplement’in listesini ve onunla beraber tüm benzer listeleri ciddiye almayınız. Bunun nedeni kullanılan siyantometrik verilerin bir bilim kurumunun bilim üretim kalitesini ne yazık ki istenilen hassasiyetle ölçememeleridir. Siz adını duyduğunuz Oxford, Cambridge, Sorbonne, Harvard gibi üniversitelere bakınız, bir de, mümkünse, bu adların niçin meşhur olduğuna.
Bir liste, Türkiye’nin en iyi üniversiteleri arasına Boğaziçi Üniversitesi’ni almışsa, o listenin hiç mi hiç ciddiye alınabilecek bir yönü yoktur.
Gerçi ne İTÜ, ne ODTÜ, ne de Bilkent, gerçek üniversitelerle yarışabilirler (bunun tek göstergesi insan bilgisine yaptıkları katkılardır), ama Boğaziçi o fakir ‘Türk üniversite ligi’nde bile birinci lige girebilecek bir kurum değildir.
İşin acısı, eski Robert Kolej’in mirasını entelektüel birikimi pek mütevazı olan ülkemizde yiyip yiyip bitiremeyen Boğaziçi, pek çok zeki, çalışkan ve bilgili çocuğumuzu ivy league mimarisi (tabii bu yeni binaları için geçersizdir) ve Boğaz manzarasının reklamıyla cezbederek heba etmektedir.
Gerçi AKP+YÖK+Abdullah Gül ortaklığında yapılan son üniversite (!) tesisleri, TÜBİTAK ve TÜBA operasyonlarından sonra o fakir ligin de tam bir sefalete düşeceğini sanmaktayım.
Bu mektubumu istediğiniz gibi kullanmakta serbestsiniz.
Kullanırsanız, tek istirhamım ismimin başına ‘prof’ ibaresini koymamanız olabilir; o kutsal ibareyi mutlaka kullanmak isterseniz de, bu payenin bana Türkiye’deki üniversite sisteminin değil, Collège de France’ın verdiği paye olduğunu lütfen vurgulayınız.
Sevgi ve saygılarımla”.
CELAL ŞENGÖR

Cahit Koytak atlanmaz

 “ŞİİR ölmüştür / Son büyük şair İsmet Özel’dir” vurgusunu taşıyan yazıyı yazdığım günün akşamında bir grup arkadaşımla Asmalı’daki Yakup’a gittim.
Baktım, yan masada Taraf Gazetesi mensupları da buluşmuşlar.
Murat Belge orada, Roni orada, Baransu orada, Ankara’dan Melih bile gelmiş...
Fakat o da ne? Cahit Koytak da orada!
Yıllardır görmediğim sevgili Cahit Koytak abimiz de gelmiş Taraf’ın yemeğine.
Hararetle el sıkışma, özlemle kucaklaşma ve “mutlaka görüşelim” temennileri...
Tabii bende ekstradan bir mahcubiyet...
Çünkü daha o gün, kendisine rahatlıkla “son büyük şairim” diyebileceğim Cahit Koytak’ı fena halde atlamış idim.

Oysa ne çok şiirine meftun olmuştum Cahit Koytak’ın!
“Futbol Oynayan Çocuklar” şiirini okurken dalgınlaşmış, “Harranlı Müneccim” şiirini okurken resimler çizmiş, “Minarede Vurulan Müezzin” şiirini okurken Bağdat’ı anımsamış, “Asansörde birden İsa” şiirini okurken gülümsemiş, “Ya Olmasaydın Tanrım” şiirini okurken iman tazelemiş idim.

Kısacası günahım bağışlanamayacak kadar büyük!
Şiir denilen sanatı öldürdüğüm yetmemiş gibi onun son büyük temsilcisini de atladım.
Bağışlanmamı talep ederim.

Rutkay Aziz bir önyargıyı parçaladı

ÖNYARGININ ne fena bir şey olduğunu bir kez daha anladım.
Nasıl mı? Anlatayım:
Gecenin geç vakti sosyal medya mecralarında gezinirken “Yaşasın Rutkay Aziz” çığlıklarıyla karşılaştım.
Rutkay Aziz, Antalya Film Festivali’nde politik bir konuşma yapmış, çığlıklar onun için atılıyor!
Rutkay Aziz’e karşı önyargılıyım ya...
Hemen bir küçümseme, bir dudak bükme falan baş gösterdi bende. “Kesin yine biraz sol, biraz Kemalizm kokan arkaik bir konuşma yapmıştır” falan dedim.
Sonra da “konuşmanın tamamını izle” bölümüne tıkladım.
Gayet kararında bir konuşmaydı.
Hukuksuzluklara, adaletsizliklere isyan konuşması...
Tam da bugün yapılması gereken konuşmalardan...
Önyargıyı parçalamanın atomu parçalamaktan daha zor olduğu öne sürülür ya... İtiraf etmeliyim ki benim önyargım anında paramparça oldu.

Fazıl için demokrasi herkes için demokrasi

HINCAL Uluç diyor ki:
“Fazıl Say konuşmayacak mı? Neden onu susturmaya çalışıyorsunuz? Siz ne biçim demokratsınız.”
Haklı... Çok haklı Hıncal Uluç...

Ama şöyle bir durum da var:
Fazıl Say konuşunca ona karşı konuşmak da serbest olacak.
“Ama o bir dahi... Ama o bir dünya sanatçısı... Ama o bir Atatürkçü...” falan diye susturma hamlesine girişilmeyecek.
Kısacası...
Demokrasi gereği hem Fazıl konuşacak, hem de ona itiraz edenler...
Böylece yüz çiçek açmış, bin fikir yarışmış olacak.
Tamam mı? Anlaştık mı?

X