Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir kıyafet yazısı

<B>AHİZENİN </B>öteki ucundaki <B>Ertuğrul Özkök </B>tartışmaya mahal bırakmayan bir ses<B> </B>tonuyla<B> ‘sen de </B>Mao<B> kıyafeti giyeceksin’</B> dediğinde, hafiften tedirgin oldum.

Hani şu ‘Hür Portreler’ adı altında gazetenin Yılbaşı eki olarak yayımladığı ve benim de sırtımda Çin amele tulumu; başımda Halk Kurtuluş Ordusu kepi; göğsümde orak çekiç rozeti ve elimde ‘Büyük Serdümen’ kitabıyla boy gösterdiğim fotoğraf var ya, işte o pozdan söz ediyorum.

*

HAYIR, tedirginliğin fantazist bir görünüm alacak olmamdan kaynaklanmadı.

Tamam, kişisel olarak bu tür şeylerden pek hazetmem. Hatta, korkarım...

Fakat teorik açıdan, İslam aidiyeti taşıyan toplumların, özünde insanın doğasında bulunan ve bireyi özgürleştirici; en azından rahatlatıcı bir işlev görev ‘dönüşüm’ kültürüne yabancı kalmasını önemli bir zaaf addederim.

Örneğin bana göre, bizlerin Karnaval geleneğini ıskalaması, başta kendim, yaşadığımız bazı kolektif travmaların bilinçaltı nedenleri arasında yer alır.

Dolayısıyla da, yine teorik açıdan, en kitlesel gazetede böyle bir şeye cesaret ettiği için Özkök'ün inisiyatifini öncü girişim olarak değerlendirdim.

Zaten, ben şöyle veya böyle değerlendirmişim neyi değiştirir ki, işte karşımda Genel Yayın Yönetmeni ve son tahlilde boynum kıldan ince...

‘Palyaço kılığına gir’ dese, çaresiz, anında başıma kukuleta takacağım...

*

İŞİN latife yanı bir tarafa, tedirginliğimin esas nedenini Ertuğrul Özkök'ün bana Mao kıyafeti öngörmesi oluşturdu. Haksız mı ? Hayır !

Eğer O'nun yerinde ben olsaydım, muhtemelen kendimden aynı şeyi isterdim.

Çünkü, mazimden dolayı adım sarı despotla bir defa özdeşleşmiş işte!

Bırakacağı falan da yok... Velev ki Kanton amelesi ceketiyle değil patiska bezi kefenle mezara koyacak olsunlar, sonunda aynı ‘şöhret’le (!) öleceğim.

Oysa, Çin, Mao, ‘Uzun Yürüyüş’ ne kelime, onların fikri ve ruhi kökenini oluşturan Marksizmi de reddedeli beri öylesine zaman geçti ki...

Çok sancılı ve çok derinlikli bir hesaplaşma ertesinde, istisnasız bütün ideoloji ve totalitarizmlerle köprüleri atmaya karar verdiğimde yirmi dokuz yaşındaydım. Şimdi tam elli yaşındayım. Yani, yirmi bir senedir ‘döneğim’ (!).

Hadi ‘cinnet yıllarımı’ yaşamaya pek erken başladığımı varsayalım, demek ki en, en kabadayayısı on - on iki sene ‘Maocu’ (!) kalmışım.

Ve o dönem önce çocuk, sonra yetiştik, daha sonra da başında kaval yelleri esen ve kanı kaynayan genç bir insandım. Ne ‘akıl çağı’na ulaşmışlığım vardı, ne de hayatı ve şeyleri kendi tecrübelerimle sınayabilecek bir birikimim...

Her halükarda, işte hesap meydanda, ‘döneklik’ (!) yıllarım ‘cinnet yılları’ma hem rakkam, hem de olgunluk itibariyle haydi haydi fark atıyor.

Fakat, Genel Yayın Yönetmenim Yılbaşı eki için benden poz istediğinde aklına derhal, artık Çin'de dahi hemen hiç raslanmayan kıyafet geliyor!

*

ASLINDA, bir açıdan şikayetim yok... Ben geçmişi inkar eden namertlerden değilim ki... Mazideki yanlışlarımı da en dürüst biçimde ortaya koydum.

Üstelik, beyni durmuş budalaların ‘döneklik’ (!) vaveylasına zerre aldırmadım ve tam tersine, bunun üstüne üstüne gittim. Hala da gidiyorum...

Zaten, sanıyorum ki konuyu Türkiye'de kitlesel biçimde işlemiş kalemlerin ya birincisi, ya ikincisi, en kötü ihtimalle de üçüncüsüyüm...

Kimden ve neden çekineceğim? Hodri meydan! Hayatımda ağzımdan ne tek haram lokma geçti, ne de en ufak bir çıkar uğruna kendimden taviz verdim.

Ve de bilhassa, totalitarizmle köprüleri attığım yirmi bir yıldan beri özgürlükçü çizgimin hep aynı genel trendi izledi. Ben, hep ‘Markist’ kaldığını ve hiç yanılmadığını söylemeye cüret edip, dün ak dediğine bugün fütursuzca bok demekten utanmayan arsızlara özellikle meydan okuyorum.

Bu cahil, bu rate, bu kompleksi, bu ufuksuz ve ‘devrim ağalığıyla’ gül gibi geçinen bu sahtekarlar ancak aşağılanmayı hak eder, onları aşağılıyorum!

Korkun ve titreyin bre, benim dünüm gibi bugünüm de pür-i pak ve tedirginliğim Çin usulü amele tulumuyla poz vermiş olmamdan kaynaklanmıyor.

*

TEDİRGİNLİĞİMİN nedenini Özkök'ün bana Mao kıyafeti öngörmesi oluşturdu.

Ama, O'nun yerinde Ali, Veli, Hasan veya başta dediğim gibi bizzat kendim de olsaydım, yüzde bir milyon, tercih değişmezdi. Değişmeyecekti. Değişemezdi.

Çünkü, Türkiye gibi ‘pilavdan dönenin kaşığı kırılsın’ ya da ‘ölmek var, dönmek yok’ sözlerinin ‘erdem’ anlamında kullanıldığı ve zihin parametrelerine kene gibi yapıştığı bir toplumda, aştığımızı sandığımız şeylere rağmen, yukarıdaki şartlanmışlık bizim hepimizin genetik formülümüze işlemiştir.

Dolayısıyla da, Çinli köylünün kıçına tekme vuralı aradan yirmi bir sene geçmiş olsa dahi madem ki bu adam ‘cinnet yılları’nda ‘Büyük Serdümen’in uçkur suyundan gitmiştir, o halde bir ‘Pavlov şartlanması’ refleksiyle tümümüzün aklına, derhal, Yılbaşı ilavesinde ona Mao kıyafetiyle poz verdirtmek gelir.

Kendimi bir palyaço, bir hokkabaz, ne bileyim ben bir Don Juan kıyafetinde görmek Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün veya aynı statüdeki Ali'nin, Veli'nin ve en önemlisi ve en hazini de, bizzat benim aklımdan geçmez.

Oysa, ben gelecek yılki ekte artık palyaço kılığında poz vermek istiyorum.

Ağlayan bir palyaço kılığında.
X