Bir işkence öyküsü

Hürriyet Haber
13.03.1998 - 00:00 | Son Güncelleme: 13.03.1998 - 00:01

Yavuz GÖKMEN

Gözlerim bağlı getirildiğim ağaçlarla dolu bir büyük alan içindeki askeri binanın bodrum katındaydım. Tepemde sürekli ampul yandığı için gece ya da gündüz kavramım yok olmuştu. Sadece tarihi biliyordum; Dört Mart Bindokuzyüzyetmişikiydi.

Binaya sokulmadan önce, kapalı minibüsün katettiği uzun yolun iki yanındaki sıra sıra ağaçları seçebilmiştim. Binaya girdikten sonra da ‘‘terzihane'', ‘‘hela’’ gibi levhalar gözüme çarpmıştı. Gözlerimi ancak binanın bodrumundaki işkencehanede açmışlardı.

Karşımda iyi giyimli bir takım adamlar duruyorlardı. Yüzlerini gizlemeye gerek görmeyen bu adamlar bana hiç de tatlı bakmıyorlardı. Ama onların insan olduklarını biliyordum.

Çevrede bir dolu er vardı. Önce onların arasında bir meydan dayağı yedim. Sonra da falakaya yatırıldım.

İşkence daha sonra elektrik işkencesi haline dönüştü. Bu arada bana durmadan sorular soruluyordu. Bir yandan, elektrik verilince parçalara ayrıldığımı hissediyor, öte yandan kendimi toparlamaya çalışıyordum. Ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum; falakaya bağlı, yerde yatıyordum ve bir süredir elektrik işlemine ara verilmişti. Şiddetli bir susuzluk duyuyordum. Birden işittiğim bir sesle irkildim:

* * *

‘‘Ben ayrılmak zorundayım’’ diyordu işkencecilerden biri. ‘‘Hanım ve çocuklar trenle İstanbul'a gidiyorlar. Onları uğurlayıp geri döneceğim.’’

Yattığım yerden dikkatle yüzüne baktım. Elektrikle bile altüst olmayan hayal gücüm çalışmaya başladı. Bu adam biraz sonra binadan çıkacak, resmi bir arabaya atlayarak gara gidecekti. Orada eşi ve çocuklarını bulacak ve onları trene kadar götürecekti.

Garı gözümün önüne getirdim. İstanbul'a gidecek Anadolu Ekspresi katarlarını hayal ettim. Perondaki insanları, bekleme salonunu, trenin içini, dışını, sahanlıkları kafamda resmettim. Her şey bir film gibi akıyordu.

Adam önce eşini kucaklıyor ve yanaklarından öpüyordu. Kadın, eşinin işkenceci olduğundan habersiz, kocasına sarılıyor ve onun gizlice uzattığı parayı alıyordu. Fısıltıyla, ‘‘Dolapta bol yemek bıraktım, ısıtır, yersin’’ diyordu. Bu arada biri kız biri oğlan iki çocuk ana-babalarının ayakları dibinde zıplıyorlardı.

Sonra adam yere eğilerek onları da kucaklıyordu. İkisinin başını aynı anda göğsüne bastırıyor ve onları doyasıya öpüyordu. Çocuklar da babalarını öpüyorlar ve ‘‘Babacığım, allahaısmarladık’’ diyorlardı.

Onlar da babalarının işkenceci olduğunu bilmiyorlardı. İşkenceyi de bilmiyorlardı.

Sonra trene biniyorlar ve pencereden el sallıyorlardı.

Ve adam geri dönüyor, işkenceye kaldığı yerden devam ediyordu.

* * *

Manisalı çocuklara işkence ettikleri iddia edilen polislerin beraat etmeleri bana bunları hatırlattı. İşkence bir insanlık suçuydu.

Ve bürokratik devlet bu insanlık suçunu, kendini savunmak adına reddediyordu.

Devlet geleceğini yaratacak çocukları, yani geleceğini feda ediyordu.

Bir yerlerde bir çocuk, için için ağlıyordu.













Etiketler:


    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı