"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Bir insanı öldürmekle bir dereyi öldürmek arasında hiç fark yok

Dürin Ababay, “Seni müthiş bir adamla tanıştırmak istiyorum” diye mesaj atmıştı. Dürin’i çok ciddiye alırım. Tanıdığım sinir uçları en açık kadınlardan biridir. O bir şey söylüyorsa, doğrudur.

“En kısa zamanda” diye cevap yazdım. Ama bir türlü olmadı.
Sonra, Enis Berberoğlu “Alyanoy’a bir baksana” dedi. Bergama’ya gitmeden Tarkan’ın desteklediği Doğa Derneği’ni aradım, başkanı Güven Eken’den detaylı bilgi almak için...
“Aslında bu sabah Alyanoy’da eylem yapacaktık. Hasankeyf’teydim, uçağı kaçırdım. Eylemi, yarın sabaha kaydırmak zorunda kaldık. Ve kadere bakın ki, şimdi de siz beni arıyorsunuz ve birlikte gitmek istediğinizi söylüyorsunuz” dedi ve ekledi, “Bu ilahi bir işaret...”
Havaalanında buluştuğumuzda ise gülümsedi: “Biliyor musunuz, ben Dürin Ababay’ın sizinle tanıştırmak istediği adamım!”
Hoppala! Dünya böyle işte. Tesadüf falan yok./images/100/0x0/55ea4023f018fbb8f873fb89
Tanışmanız gerekenlerle, tanışıyoruz zaten.
Dürin haklıymış. Güven Eken, eşi benzeri olmayan biri. Bir kere müthiş kültürlü, birikimli, esprili, meraklı, tatlı. Kafası da farklı çalışıyor. İyi niyetli ve en önemlisi vicdanlı. O, gerçek bir doğa savaşçısı. Onu tanıdıktan ve Alyanoy’daki eyleme katıldıktan sonra, Doğa Derneği üyesi olmaya karar verdim. Bu adamı yakın takibe almanızı istiyorum. Onun adını daha çoook duyacaksınız...


Biz sizi Hasankeyf’ten, Alyanoy’dan biliyoruz. Kendini zincirleyen adamsınız. Çevre Bakanı’na “seri doğa katili” diyen insansınız. Doğa Derneği Başkanı’sınız ve iflah olmaz bir aktivistsiniz... De... Siz kimsiniz?
- Aslında tıp doktoruyum. Ege Üniversitesi’nden mezunum ama hiç hekimlik yapmadım. Küçük yaşta şunun farkına vardım: Hayattaki ‘tek gerçek’ doğa, onun dışındaki her şey bir ‘algı.’ Her şey değişebilir hayatta; benim sizin hakkınızdaki görüşlerim, sizin benim hakkımdaki görüşleriniz... Onlar zaten mutlak gerçek değil, biz yarattık onları, var olan tek gerçek doğa. Ben de kendimi bildim bileli, doğanın haklarını savunmaya çalıştım. Şu anda da bunu yapıyorum.

Çocukluğunuz nerede geçti?
- Gelibolu’da bir çiftlikte. Birkaç kuşaktır çiftçiyiz. Ama ne yazık ki babam, ben 6 yaşındayken vefat ediyor. Annem de beni ve ablamı alıp İzmir’e taşınıyor. İzmir’e taşınınca doğa sevgim, kuş gözlemciliğine dönüşüyor.

O nasıl oluyor?
- Okula yürüyerek gidiyordum. O yıllarda da İzmir’in sahil yolu yapılıyordu. Derken bir gün kuşları fark ettim, “Bayağı değişik kuşlar varmış!” diyerek onlara gözlemeye başladım. Bir süre sonra, çok acayip bir şey tespit ettim: Bir martı türü vardı, kafasındaki tüyler bahar aylarında beyazdı, kışa doğru kapkara oluyordu. İnanılmaz bir şeydi. Her gün kafasında bir gri tüy daha çıkıyordu, sonunda kafası tamamen siyahlaşıyordu. Ben zannettim ki, bu tespitim insanlık tarihine büyük bir keşif olarak geçecek. Gururla, biyoloji öğretmenin kapısını çaldım.

Yaş kaç?
- 12 filan. Alman biyoloji öğretmenime, en ciddi halimle, “Ben bir keşifte bulundum!” dedim ve olan biteni anlattım. O da, “Çok iyi bir gözlem yapmışsın, sana bir kitap vereyim” dedi. O kitap sayesinde bütün hayatım değişti. O kitapta, benim renk değiştiren martıma ek olarak binlerce kuş vardı. Çarpıldım, büyülendim. Üç gece uyumadım, okula da gitmedim, hasta numarası yaptım. Nasıl süngeri suya batırırsın emer, ben de o üç gün boyunca o kitabı emdim. O yıllarda Türkçe kaynak hak getire. Merakım, bir tür araştırmacılığa dönüştü. İngilizce, Almanca ne bulduysam okudum. 22 yaşına kadar sürekli okudum. Fakat bir yaz Çeşme’de bilgi bitti.

Gerçekten mi?
- Evet, Türkiye doğasıyla ilgili yazılmış bilgi bitti. Müthiş bir sıkıntı hissettim. Tabii o yıllarda internet filan yok. Dedim ki, “Artık sahaya çıkayım. Gediz Deltası’nı bir gezeyim...”

O arada nerede okuyorsunuz?
- Tıp Fakültesi’nde. Ama okul umrumda değil. Doğa kafası var bende... İnsan vücudu da doğa olduğu için, milletin sabahlayarak öğrendiği şeylere ben bir bakıp sınava giriyor ve geçiyordum. Dördüncü senenin başına geldiğimde okulu bıraktım. Ailem perişan oldu tabii. Büyük bir lobi çalışmasıyla beni geri döndürmeye ve okulu bitirdikten sonra biyoloji bölümünde doktora yapmaya ikna ettiler. Hakikaten tıp fakültesini bitirdim ve ODTÜ’de biyoloji doktorası yaptım.

Peki sahaya inince ne oldu?
- Bu işi ne kadar sevdiğimi anladım. Kendimi ve doğayı keşfettim. Gediz Deltası ve kuş cennetinde, iki yılda tam 212 gün yürüdüm. Almanya’da çok saygın bir dergiye Gediz Deltası’nın kuşlarını yazdım. Ama tabii başka şeyler de fark ettim: Yazıyla öğrenilen bilginin, son derece sığ olduğunu, yaşamı tanımlamak için kitaplardan öğrendiğin bilgilerin yetersiz olduğunu... Gerçek bilgiye, sadece doğayı izleyerek erişebileceğini... Tam bunları fark ettiğimde, beni bugüne taşıyan iki olay yaşadım...

Nedir onlar?
- Gediz Deltası’nda gözlediğim kuşların yuvalarının üzerinde bir alışveriş merkezi inşaatına başlandı. Beynimden vurulmuşa döndüm. Göle inşaat makinaları girdi ve o kuşların yuvalarının üzeri molozlarla örtüldü. Çok çırpındım, yazılar yazdım, dilekçeler-milekçeler. Çok naiftim. 22 yaşında nereden bileceksiniz devlet nasıl işler? Kime gitmeli, polise mi, jandarmaya mı? Doğa hukuku diye bir şey yok. Oradaki kuşun canı olduğu, hukukta kabul edilen bir şey değil. İşte o olay, benim için bir dönüm noktası oldu. “Benim doğa savaşçısı olmam lazım” dedim. Doğal Hayatı Koruma Derneği o zaman çok aktif bir dernekti, şimdi kapandı. Onlarla temasa geçtim. Onların gönüllüsü olarak Türkiye’yi gezmeye başladım. Gördüm ki her yer Gediz Deltası. Yağma, moloz... Kuşlar, bitkiler, kültür mirasları yok oluyor...

Diğer olay?
- Fırat üzerinde Zeugma’yı su altında bırakan Birecik Barajı’nın inşaatı tamamlanmış, kapakları kapatılmış ve su tutmaya başlamıştı. Su tutunca ne oluyor? Oradaki yaşam alanı yok oluyor. Biz de bir grup arkadaş, GAP seyahatine çıkmıştık. En yukarıda da Halfeti var. Eskiden Fırat kenarından Halfeti’ye giden bir yol vardı. Son kez gittiğimizi de biliyorduk. Muazzam ağaçlar var; zeytinler, cevizler, kirazlar... Ve o ağaçları hepsi kesiliyordu. Yolda bir dede gördük. Tarlasını sabanla sürüyor, ekiyordu. Düşünüyorsun tabii, dede özenle ekiyor ama iki hafta sonra ektiği tarla, sular altına gömülecek...

Belki de bilmiyordu...
- Biz de aynı tepkiyi gösterdik. Şehirli olduğumuz için, “Dede, dede!” dedik, “Baraj oldu burası... Su tutuyor, iki hafta sonra sular altında kalacak tarlan, niye ekiyorsun?” Bize döndü ve hayatımız boyunca unutmayacağımız bir şey söyledi, “Siz öleceğini bildiğiniz babanıza bakar mısınız, bakmaz mısınız?”

Ooooo çok güzel lafmış!
- Evet, o gün dedim ki, “Ben kendimi bu işlere adayacağım. Zeugma’yı kaybettik sular altında ama Hasankeyf hâlâ sağ, kurtarabiliriz...” İşte Hasankeyf kampanyasının tohumunu orada, o dede attı.

Hasankeyf’le ilgili bugüne kadar yaptıklarınızı bir anlatsanıza...
- Bir kere Hasankeyf, bir dünya mirası. Onu yok etmeyi düşünmek bile delilik. Biz üç sene önce bir kampanya başlattık. İlk defa bir ulusal sivil toplum kuruluşu, “Karşıyız buranın yok edilmesine” dedi. Ve ardından Tarkan bize destek verdi. Gerisi hemen geldi: Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Sezen Aksu... “Hasankeyf’e sadakat” deyince, bizi terörist olmakla suçladılar. Vazgeçmedik. Ülkede böyle bir kampanya olması, Avrupa’daki yatırımcıları ürküttü. Geri çekildiler. Almanya’da konferanslar verdik. Bu sefer de bize, “Dış mihrakların maşası” dediler. Komik tabii bunlar ama umrumuzda değildi, çünkü istediğimiz olmuştu.İsviçre, Avusturya ve Almanya’dan kredi kesildi, derin bir nefes aldık. Ama tabii bir şeyi hesaba katamadık...

Neyi?
- İki önemli Türk bankası bu işin içinde kalmaya devam etti. İnşaat, geçtiğimiz Ocak ayında başladı. Bence yanlış karar verdiler. Sanıyorlar ki, bu meseleyi Doğa Derneği’nden başka kimse gündeme getirmeyecek. Yanılıyorlar. Hasankeyf’in kendisi de bir marka. Hasankeyf’in sular altında kalma gerçeği, realize olmaya yaklaştıkça, iş büyüyecek. UNESCO dünya mirası kriterlerinin onda dokuzuna sahip olan tek yerden bahsediyoruz, çok büyüyecek.

Peki ya Alyanoy?
- Yine bir kültür mirasını koruma mücadelesi. Oradaki barajın faaliyete geçmesine ve Alyanoy’un sular altında kalmasına mani olacağız. Nasıl bir zamanlar köleliğe karşı yürüyüşler olmuş, biz de şimdi doğa için aynısı yapıyoruz. 50 sene sonra ağacın, artık bir kereste ya da gölgesinde yatılan bir cisim değil, bir canlı olarak kabul edileceğine inanıyorum. İnsan, bu noktaya gelecek. Dereyi de, ağacı da, canlı olarak kabul edecek. Dolayısıyla, dereyi ve ağacı yok etmek cinayet sayılacak. Bir insanı öldürmekle, bir dereyi öldürmek arasında benim nazarımda bir fark yok...
X