Dünya Haberleri

    Bir dünya balyoz

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    02.02.2010 - 13:52 | Son Güncelleme:

    “Balyoz” iddialarının ardından bazı kesimler, dünyanın hiçbir demokrasisinde askerin “iç tehdide karşı sıkıyönetim hazırlığı yapmadığını” savunmaya başladı. Türkiye’de neyin ne olduğu henüz anlaşılamadığından işi yargıya bırakmak en iyisi, ama dünyadaki tablo da yıllardır benzer bir halde. Gelin size Batı Avrupa’daki “iç tehdit” önlemlerinden ve ABD’nin “sıkıyönetim hazırlığından” bahsedeyim.

    ekizilkaya@hurriyet.com.tr

    Balyoz darbe planı” başlığı altında basına yansıyan iddialar mâlum.

    Her ne kadar, “yandaş medya” diye adlandırılan kesim başta olmak üzere kanaat belirleyicilerin tutumu nedeniyle bugün yaşananlar böyle olmasa da...

    İddiaların yargıya intikal ettiğini ve hüküm giyene kadar herkesin mâsum olduğunu kabul etmek gerekiyor.

    Özellikle de Fatih Camii’nin bombalanıp Ege’de bir Türk savaş uçağının düşürülmesiye darbe ortamının kışkırtılacağı yolundaki iddianın, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir toplantısında gündeme gelmediği ısrarlı bir şekilde ortaya kondu.

    Bu iddiayı kanıtlayacak bir belge de kamuoyuna yansımadığına göre...

    Hele kamuoyuna yansıyan “belgelerin” bir kısmının (<ı style="mso-bidi-font-style: normal">örneğin bir komutana ait olduğu iddia edilip, o komutan kameralara konuştuğunda sahte olduğu ayan beyan ortaya çıkan ses kaseti) sahiciliği şüphe yaratırken, bu iddiaların tartışılması bile bir “psikolojik harekât” izlenimi vermeye devam edecek.

    Fakat taraflardan her ikisinin de, yâni hem suçlayanların, hem de suçlananların, esaslı olduğunu kabul ettiği iddialar, yargı süreci sona ermeden de kamuoyu önünde tartışılabilir, tartışılmalıdır.

    Türk ordusunun 2002 yılında “iç tehdit” riskine karşı bir plan semineri düzenlediği, bu seminerde irticai faaliyetlerin militanizme dönüşmesi durumunda ülkede huzuru sağlamak üzere hangi askeri tedbirlerin alınacağına dair bir beyin fırtınası yapıldığı yolundaki tez, bu türden bir iddia.

    * * *

    Tartışmanın bir tarafındaki yazarlar, camilerin bombalanması ve “darbe ortamı” hazırlayacak benzeri kışkırtıcı-örtülü eylemler (İngilizce’de bunlara “false flag operations” denir) içermese bile söz konusu plan seminerinin bir “askeri müdahale hazırlığı” anlamına geldiğini öne sürüp sert bir şekilde eleştiriyorlar. Elbette “kahramanca bir anti-militarizmle” falan değil, tam aksine, siyasi rüzgârı da arkalarına almanın dayanılmaz hafifliğiyle…

    Star Gazetesi yazarı Metin Metiner bu isimlerden biri. Birkaç gün önce katıldığı bir TV programında, Taraf yazarları gibi onun da “iç tehdit” kavramını mesnetsizce eleştirdiğini, ordunun hiçbir durumda “sıkıyönetim” planı yapamayacağını, dünyanın hiçbir demokrasisinde bunun mümkün olamayacağını savunduğunu duyunca yazmaya karar verdim.

    Taraf yazarlarının ve Metiner’in savunduklarını savunmak için aşağıdaki ikisinden biri olmak gerekiyor:

    a)  Belirli bir hedef uğruna orduyu zayıflatmak isteyen biri

    b)  Dünyadan bihaber bir kişi

    Bu yazarlar için şahsen “b” seçeneğinin doğru olduğuna inanmak istiyorum. Neden böyle olduğunu anlatmak için de dünyadan birkaç örnek vereceğim.

    * * *

    İç tehdit” algılaması dünyadaki bütün ülkelerin devlet aygıtlarında vardır. Mesele, “demokrasilerin kendilerini yok etme hakkı da var mıdır” şeklindeki siyaset felsefesi sorunsalından kaynaklanıyor aslında. Her ülkenin güvenlik güçleri, demokrasisini içeriden, hatta hükümeti demokratik yollardan ele geçirerek yok edebilecek akımlara karşı tedbirlerini alır, planlarını yapar.

    Örneğin Türkiye için “irticai tehdit” neyse, Batı Avrupa ülkeleri için de “aşırı sağ tehdit” odur. Her ikisi de dış mihraklarca beslenen birer iç tehdittir.

    Almanya’yı ele alalım.

    Berlin,60 yılı aşkın süredir devam eden siyasi yasaklara rağmen Nazilerin yeniden iktidara dönmeleri ihtimaline karşı önlem almış, bir “denazifikasyon” programı başlatmıştı. Özellikle de 1990’ların ilk yarısında Türklere yönelik neo-Nazi saldırılarının artması ve ırkçı partilerin oy oranlarının yükselmesiyle Alman devleti, ilk aşamada bu odakların siyasi temsil yollarını daha fazla yasak getirerek kapadı.

    Bugün de, Nazilerin yeniden iktidara gelmesinin önlenememesi halinde “sivil olmayan” kuvvetlerin demokrasiyi korumak üzere devreye girmeyeceğini, Alman güvenlik güçlerinin bu yönde bir plan yapmadığını kim iddia edebilir? Ekonomik krizle birlikte yükselen yeni bir Adolf Hitler’e sizce göz yumarlar mı? Alman derin devletinin bu tür muhtemel planlarının basına yansımaması, Taraf gibi müthiş bir gazetelerinin olmamasından mı?

    * * *

    Kıta Avrupa’sından bambaşka bir siyasi ekolü temsil eden İngiltere’ye ne demeli?

    Bu ülkede, aşırı sağcı İngiliz Ulusal Partisi’ne (BNP) yönelik bir “siyasi komploya” dair iddialar birkaç ay önce ortaya atıldı. İddialara göre, iktidardaki İşçi Partisi, BNP’nin yükselişini önlemek için medya temsilcileriyle bir araya geldi; bu partinin haber ve yorumlarda “olumlu bir ışık altında” gösterilmemesi gerektiği telkininde bulundu.

    Gerçekten de aynı dönemde BNP’nin, kamuoyu desteğindeki artış sürmesine rağmen medyanın gündeminden düştüğü, haberlerde parti temsilcilerinin cevaplarına yer verilmemeye başladığı, parti liderinin daha az röportajının yayınlandığı görüldü. Ama Ada’nın da Taraf gibi müthiş bir gazetesi olmadığından olsa gerek, derin devletin bir siyasi partiye karşı komplo kurduğu yolundaki iddiaların bavullar dolusu belgesi yayınlanamadı.

    * * *

    İkinci mesele, güvenlik güçlerinin bir “sıkıyönetim” ilanına karşı hazırlık yapması, askeri bir yönetimin devreye gireceği senaryoları gündemine alması…

    Bu da Batı demokrasilerinde görülmemiş şey değil. Hatta ABD’de henüz geçen yıl böyle bir senaryo güvenlik güçlerinin gündemindeydi.

    ABD Başkanı Barack Obama’nın 20 Ocak 2009’daki yemin töreni sırasında, milyonlarca dolar harcanıp binlerce polis görevlendirilerek Washington’da olağanüstü güvenlik önlemleri alınmasına rağmen bir senaryo hazırlandı. Bu senaryo, Obama’nın vurularak öldürülmesi halinde neler yapılacağını içeriyordu. Obama, normalde başkanlığa vekâlet sıralamasında 6’ncı sırada bulunan eski hava kuvvetleri subayı ve CIA’in 15. başkanı ABD Savunma Bakanı Robert Gates’i kendisine halef seçti. Bu senaryo kapsamında Gates, yemin töreni boyunca Washington dışında, orduya ait bir üste tutuldu. Obama öldürülürse görevi geçici olarak Gates devralacaktı. Yâni Amerika’nın “sivil” yönetiminin kesintisiz devamı, “askeri vesâyete” emanetti.

    Bu “askeri vesâyetin” süreklilik kazanabileceği bir takım senaryoların ABD derin devletince tartışıldığına dair iddialar da var. Bunların bir kısmı sıradan komplo teorileri olsa da, bazıları ciddi şüpheler uyandırıyor. Elbette onlarda da bir Taraf olmadığı için “derin belgeler” basına yansımıyor. Ama yayınlandığında epey kuşkulandıran bilgiler de yok değil.

    Bunlardan biri, Pentagon’un, olası bir “iç karışıklık” halinde devreye girerek ABD sınırları dâhilinde görev yapmak üzere dünyadaki 800 üste konuşlu bulunan 200 bin askeri geçen kasımda ülkeye geri çağırmasıydı. Bu kararın, ekonomik krizin “şiddetli bir toplumsal patlamaya” neden olması halinde polisin yetersiz kalacağı endişesiyle alındığı iddia edildi. (Biri EMASYA protokolünü kaldırmaktan mı bahsetmişti?)

    Bir başka iddia, ABD derin devletinin Başkan Obama karşıtı toplumsal duyguları körüklemek için çalıştığı yönündeydi. Hal Turner adlı bir blog yazarı, internette yer alan ırkçı ifadeleri nedeniyle geçen haziranda tutuklandı. Fakat iki ay sonra, Turner’ın internette “neo-Nazi nefret kampanyası” yürütmek üzere FBI’dan para aldığı ortaya çıktı. Bunu açıklayan da, Obama’yı bile ölümle tehdit eden Turner’ın avukatıydı. FBI, bu aykırı “muhbir” konusunda yorum yapmayı hâlâ reddediyor.

    * * *

    Özetle, Balyoz planıyla ilgili basına yansıyan bilgi ve belgeler hakkında şu anda iddialı yorumlar yapmak yanlış.

    Hukuki sürecin sağlıklı işlemesini engelleyen yayınlar, sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ne değil, bu yayınları yapanların itibarlarına da zarar veriyor.

    Bu yayınların zamanlaması ve söz konusu dönemde bir numaralı sorumlu konumunda olanların, hatta günlüğüyle darbe iddialarına kaynak teşkil eden komutanların hiç konuşulmayıp, tam olarak hangi koşullarda, nelere imza attığı henüz hukuken tespit edilmeyenlerin medyatik bir linç kampanyasına maruz kalması, en hafif tâbiriyle haksızlık.

    Ben ne iç tehdit algılamasının, ne de zorunlu kıldığı durumlarda sıkıyönetim ilan edilmesinin ilkesel anlamda yanlış olduğunu düşünüyorum.

    Önemli olan söz konusu iç tehdidin nasıl belirlendiği ve onu belirleyen devlet kurumlarının birbirlerini nasıl denetlediği gibi meseleler.

    Son tahlilde tarih birilerini aklayacak, birilerini mahkûm edecek.

    Hangi tarafın kim olacağını şimdiden kimse bilemez.

    Ama hissettiğim bir şey var:

    Bütün kusurlarına karşın, hatta 12 Eylül darbesiyle bugünkü siyasi ve toplumsal sorunların büyük bölümünü yaratmış olmasına rağmen bu orduda kimse, hangi amaç uğruna olursa olsun provokasyon için kendi vatandaşlarını vurmayı aklının ucundan bile geçirmez.

    Demokrasinin beşiği sayılan ABD, 1962 yılındaki “Northwoods Harekâtı” planı kapsamında bunu düşünmüştü. ABD Genelkurmayı, CIA eliyle çeşitli Amerikan şehirlerinde gerçek terör eylemleri düzenleyecek, suç Küba hükümetine yıkıldıktan sonra bu adanın işgali başlayacaktı.

    Bambaşka bir yapıya ve tarihe sahip olan bizim ordumuzun da benzer şeyler yapabileceğine gerçekten inanabiliyorsanız, yine aşağıdaki ikisinden biri olmanız gerekiyor:

    a)  Belirli bir hedef uğruna orduyu zayıflatmak isteyen birisiniz

    b)  Dünyadan bihabersiniz

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı