Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir derbi hatırası

Yalnız yaşayanlar bilir; yalnızlar, geçmişi kurcalamak için kapı gıcırtısından bile ilham alırlar.

23 Eylül 2013... Sabah nanemolla uyandım. Bizim meslekte sete hastalık götürmek hoş karşılanmaz. Bu nedenle ilaç, vitamin takviyesiyle kaçınılmaz sonu geciktirme çabasındayım. Sonbahar küçük ısırıklarla cilve yapıyor. Eylül doğumluyum, bunlar benim havalarım ama ruhuma hitap eden sonbahar, bedenime aynı ayrıcalığı tanımıyor. Günün mönüsünde derbi var. Beşiktaş fırtına gibi başladığı yeni futbol sezonunda Galatasaray’ı misafir edecek. Bugün Atatürk Olimpiyat Stadı’nda bulunmak bir ayrıcalık. Maçta, Süper Lig tarihinin seyirci rekoru kırılacak. 70 binin üstünde seyirci bekleniyor. Derbiye davetliyim. Ama limoni havayı ve kırıklığımı dikkate alarak, dizimi kırıp evde seyredeceğim maçı.
Gün geceye döndüğünde, elimde sıcak suya nane-limon-karabiber karışımı, kuruluyorum TV karşısına.

ÇAYDANLIĞIN ŞARKISI

Beşiktaş 30 dakika kadar makine gibi oynuyor. Golünü atıyor. Galatasaray kuyruğu dik tutuyor. Hakem sabrı zorlayacak düdükler çalmıyor. Seyirci, ufak tefek tribün itiş kakışı dışında coşkuyla maçını izliyor. Galatasaray ikinci yarı toparlanıyor. Beşiktaş yoruluyor. Galatasaray’a beraberliği getiren Drogba; Burak Yılmaz’ın koluyla alıp önüne yuvarladığı pasla ikinci golü de yapıyor. Beşiktaş için hâlâ dünya kadar vakit var. “Güzel maç, gitsem pişman olmazmışım” diye geçiriyorum aklımdan.
Son dakikalara girilirken kupamdaki şifa karışımının son yudumunu içiyorum. Bir bardak daha koymak üzere mutfağa seyirtiyorum. Öncekini soğuttuğum için çaydanlığın altını yakıp kaynatmaya koyuluyorum. Kulağım içerde, spiker haykırsa yetişirim. Çaydanlık inceden bir ıslık tutturuyor. Yalnız yaşayanlar bilir; yalnızlar, geçmişi kurcalamak için kapı gıcırtısından bile ilham alırlar. Yaş ilerledikçe geleceği düşünmekten ziyade geçmişi düşünür oldum. Derin, içli geri dönüşlerden değil, içinde bulunduğun ruh hali, geçmiş bazı olayları çağırır ya belleğinden, önemsiz gibi görünen, yaşadığını unuttuğun hayat kırıntılarından söz ediyorum. İşte onlardan biri koptu geldi çaydanlığın şarkısına.

HAYATIMIN DERBİSİ

1981 yılı... Baharın bayrak taşıdığı bir mayıs günü. İzmir Atatürk Stadı’nda Göztepe-Karşıyaka maçı. Bir 2. Lig maçında, futbol tarihine geçen en kalabalık seyirci topluluğunun içindeyim. O gün kayıtlara düşülen seyirci sayısı 80 bin. Evet, içeride devam eden maçtaki seyirciden fazlası var, eksiği yok. Ligin bitmesine bir hafta kalmış. Karşıyaka, Göztepe’nin bir puan önünde. Maçı alsa 1. Lig’e çıkacak. Göztepeliyim, 16 yaşındayım. Heyecandan aklımı kaybedecek haldeyim açık tribünde. Ayağımda aylar sonra almayı başardığım Mekap marka gıcır spor ayakkabılarım. Bayram çocuğuyum yani.
Bu iki takımdan biri gelecek sezon bir üst ligde oynayacak. Kapalıdaki izleyici arasında o yıl Fenerbahçe’yi çalıştıran Friedel Rausch ve Galatasaray’ın hocası Brian Birch de var. Şahane bir maç değil ama kimin umrunda. 80 binlik maçın seyircileriyiz. Son dakikalara kadar gol yok. Derken Göztepe kalesinde bir karambol yaşanıyor, top dönüyor, bizim savunma abanıp topu uzaklaştırıyor. Top orta yuvarlaktaki Göztepe santrforu Sadullah’ın önüne düşüyor. Sado topla hareketleniyor. Beş adım sonra Karşıyaka kalecisiyle karşı karşıya kalacak. Allahım gol geliyor galiba! Sado o topu gol yapmadan eve dönmez! Stadın soluğu kesiliyor… Yan hakem hızla ofsayt bayrağını çekiyor ve Göztepe muhtemel bir golden oluyor. Ofsayt olup olmadığını görmüyorum tabii ama tribünden yükselen protestoya karışıp, saydırmaya başlıyorum yan hakeme. Havada uçuşan bozuk para, sigara paketi ve çakmaklar… Neyse ki hiçbiri yan hakemin yakınına bile yetişmiyor. Çünkü İzmir Atatürk Stadı’nın saha-tribün mesafesi oldukça uzundur.

SOL AYAĞIM!

Tribün maça döndüğünde fark ediyorum ki; sol ayağımda ayakkabı yok. Nasıl oldu bilmiyorum, o yersiz-muhtemelen de haksız- taşkınlık sırasında sol tekimi hakeme fırlatmışım. Zaten yarım olan aklımı tamamen yitirir gibi oluyorum. Bu ahmaklığı nasıl, ne ara yaptım hatırlamıyorum. Dokunsalar ağlayacağım. Kalan birkaç dakikayı, neticeme kaçmış ergen sesime dönmeye gerek görmeyen saha görevlisine yalvararak geçiriyorum.
Maç 0-0 bitiyor. Stat boşalıyor. Atletizm pistinde ters yatan sol tekime baka baka sürükleniyorum kalabalıkla. Eve sağ tekim elimde, yalınayak pişmanlığımla dönüyorum. İki ayrı vasıtada insanların bıyık altından gülmesini görmezden gelmeye çalışarak ve çok utanarak. Ertesi hafta Karşıyaka son maçını kazanamıyor. Göztepe, Balıkesir’i 3-2 yenerek 1.Lig’e çıkıyor. Ben 1981 yazını, spor ayakkabısız, üstüne tükenmez kalemle ‘16 Mayıs 1981’ yazılmış bir sağ teke bakarak geçiriyorum. Bu bir tribünde yaptığım ilk ve son taşkınlık oluyor. Islık keskinleşiyor. Şifam kaynıyor. Kupamı doldurup salona dönüyorum. Ben 33 yıl önceki derbideyken, bugünün derbisi bitmiş. Daha doğrusu derbi dışındaki her şey bitmiş, bitirilmiş. Üzülerek ve şaşarak derbiden kalan kargaşayı izliyorum bir süre. Sonra kapatıyorum TV’yi. Nasılsa gelecek günler boyu nedenleri değil, sonuçları tartışmayı sürdüreceğiz yine ve yeniden. Kaybetmeden kazanamayacağımızı öğrenene dek!
Ayakkabılarınız ayağınızda paralansın…

X