"Kanat Atkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kanat Atkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Kanat Atkaya

Bir CD cenazesi ve düğünü

Uzun bir süredir ‘yeni’ pikabın gazına gelmiş vaziyette sadece plak dinliyorum. Aslında pikabın yeni hali filan kalmadı bu arada. Ama gayet iyi geçinip gidiyoruz.

Plaklardan vazgeçmemiştim zaten fakat eski pikap bozulduğu dönemde yeterince ilgilenmemiştim vesaire.

Fakat plaklarla ilgilendiğim dönemde belli ki bu duruma içerleyen diskçalar kendini imha etti. Malum hikayedir; önceleri bazı CD’leri koyduğumda ‘No disc’ yazısı belirmeye başladı minik ekranda. Birkaç kez CD’yi çıkartıp diskçalara vurmak suretiyle ‘Bu ne peki? Yok mu yani bu CD şimdi ha, sorarım sana ha?’ diyerek uyardım.

Ters tepti. Bu kez bünyeye hiçbir CD’yi kabul etmemeye başladı. ‘Amaan seninle mi uğraşacağım’ dedim ve yekten pikaba döndüm.

Ancak long-play veya 45’lik formatında sahip olduğum albümler belli. Sayısı az sayılmaz plakların ve sanırım hayatımın kalan kısmını sadece bu albümleri dinleyerek de geçirebilirim.

Ama öyle olmuyor işte bu işler. Geçenlerde Topesto uğradı, Eurosport’ta tenis turnuvası var, US Open... Televizyonun sesini kapattık, müzik dinliyoruz, bir yandan da laflıyoruz.

Ben gözlerim dolmuş vaziyette ‘Buldum işte oğlum, buldum’ diyerek Specials’ın ilk albümünü gösteriyorum Topesto’ya. Bu albümü bulmam çok zamanımı aldı, ama buldum neticede. Bulduktan sonra da ‘Acaba arama halini daha mı çok seviyordum ben ya?’ dedim ama sanmıyorum, bulduğuma çok sevindim.

*

Hazır Specials’a girmişken ben buna bir 1979-1981 arası müzik yaptım evde süper oldu. Onu dinleyelim bunu dinleyelim şeklinde takılırken Topesto ‘Sende bir Trojan Records toplaması vardı ya. Hani Jamaikalı vatandaşların Beatles yorumları filan...’

‘Filan değil aynen öyle bir albüm o. Hatta üç albümdür ve süperdir. Benim dinlediğim en iyi ‘My Sweet Lord’ var oğlum o albümde. Keith Lynn’in söylediği...’

‘Eeee, dinlesek ya?’ dedi.

‘Dinleyelim yumurcak, dinleyelim de CD formatında barındırıyorum onu ben evde. Malum, cihazın doğal ölümü gerçekleşeli epeyce oldu.’

‘DVD’ye koyup dinleriz’ dedi.

‘Çirkinleşme!’ dedim. DVD seyretmek için üretilmiş aletle müzik dinlemek, en başta müziğe saygısızlık. Yapanın eline vururum görürsem...

Topesto güzel yerden yakaladığını düşündüğünden ‘Peki bu CD yığını burada Meçhul CD Anıtı şeklinde duracak mı yani?’ dedi.

‘Yoo, tabii durmayacak’ dedim ama devamında ne diyeceğimi tam bilemiyorum aslında.

‘Alacaksın yani diskçalar?’ diyerek atağını tazeledi.

‘Alacağım, ne saçma konuşuyorsun bazen ya. Aslında hep saçmalıyorsun. Sen sakın saçma bir insan olmayasın? Vıdı-vıdı-vıdı ’ gibi cümlelerle diyaloğu 7 yaş seviyesine çektim.

‘Ne alacaksın?’ dedi.

‘Eeeee, bilmiyorum Müfettiş Kluso! Ama güzel bir şey alacağım’ dedim.

‘Ne kadar güzel mesela?’ dedi.

‘Eject düğmesine bastığında CD yerine bizzat grubun çıktığı bir model gördüm onu alacağım. Hasta mısın usta? Çok pahalı bir şey alamam ama var aklımda bir şey’ dedim.

‘Devlet sırrı mı bu be?! Söylesene markasını’ dedi.

‘TEAC alırım’ diyerek başımdan savdım. Aslında Technics alırım diye düşünmüştüm ama çürüğe çıkan zaten Technics. Yıllarca kahrımı çekti ama pikabın kuma gelmesini kaldıramadı garibim. Değişiklik olsun diye Technics almayacağım bu kez.

‘Haydi alalım çıkıp’ dedi.

İsterse albümü verebileceğimi, bu şekilde üstüme gelmesinin doğru olmadığını, her an kafasını patlatabileceğimi net bir şekilde anlattım. Sonra ne oldu, diskçalar almaya çıktık. Yarım saat sonra bir diskçalarla eve dönmüştük. Ve inanması zor ama ilk baktığımız yerden manda kasa bir TEAC buldum ve onu aldım.

Eski diskçaları mesai yılları boyunca en çok çaldığı albümlerin ve niyeyse son ana kadar çalmayı sürdürdüğü tek albüm olan Martha Argerich ve Mischa Maisky’nin Cesar Franck ve Debussy kayıtlarının hazır bulunduğu bir törenle yeni diskçaların boşalttığı kutuya yerleştirdim.

Bir ara Argerich ve Maisky’yi de yanına koymak geçti aklımdan ama o albümü çok dinlediğim için kıyamadım. Bir tane daha bulursam alıp yerleştireceğim ebedi istirahatgahına, söz!..

*

Cenaze töreninin ardından, düğüne, yani yeni diskçaları kutlamaya geldi sıra.

Açılışı az önce vedalaştığım Technics’i ilk aldığımda yaptığım gibi Miles Davis’le yaptım. Sonra zaten işler çığırından çıktı... Herhalde 17 yaşımdan beri böyle müzik dinlememişimdir. Yani evde sürekli müzik olur ama onu dinle, onu çıkart, bunu tak derken sabahı bulduk.

Bu arada çalışmadığımız yerden Riko da geldi tabii. Bu tarz durumlarda en yapılmayacak şeyi yaptı ve Dylan dinlemeyi önerdi. ‘Dylan başka şeylere karıştırılmaz’ dedim olmadı. Örneği daha basit hale getirmek amacıyla ‘Yani bir nevi rakı gibi bir şeydir birader Bob Dylan; karıştırırsan başka müzikle olmaz, bozar insanı’ dedim. kesmedi.

Neticede gözüm gibi baktığım 1966 konser kayıtlarıyla başladık, Desire, Blonde on Blonde filan epeyce yürüdük.

Bir de birkaç gün önce Emre Aköz ve muhterem eşi Nur Çintay’la muhabbet etmişiz. Emre kendisi de yazdı köşesinde, bu sıralar Gershwin’e takmış kafayı. Aynı parçayı mesela 20 farklı versiyonla filan dinliyor.

Bu da aklımıza gelince, Dylan söyleyen grup ve şarkıcıları bulup onları dinlemeye başladık. Benim meşhur ‘Hayattaki her probleme karşı bir Dylan şarkısı vardır’ tezimi (sloganını da Viktor Levi Şarapevi’nden araklayarak ‘Hayatın dertleri zehir Bob Dylan panzehir’ şeklinde belirlemiştim onu da söyleyeyim) dinlerken hayatta kalmaya çalışan Riko bir ara ‘İmsak geliyor... İmsak geliyor...’ dedi.

Topesto’yla ‘Bu ne diyor?’ gibilerden baktık tabii. Meğer eleman benim bu yıl kullandığım Saatli Maarif Takvimi’ne takılmış. Orada da ezan saatleri yazar ya... İşte saat sabaha karşı dört buçuk olmuş, imsak da 04.51’deymiş...

Bir düğün, bir cenaze... Hayat devam ediyor böyle yavaş yavaş işte...
X