Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir balıkça masalı

Balıkçı bana gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Ben, kısmetini denizde arayan olta ve ağ ırgatlarını çok severim. Ama bu balıkçının gözlerini tanıyorum.

Tanıyorum da, bir türlü çıkaramıyorum. Balıkçı balıkçıya, göz dediğin birbirine benzer. Cilveli bulanıklığımın can havliyle belleğimin dibinde eşeleyen bir çift çakır bakışı yakaladım. Ama o çakır gözlü delikanlı, yıllar önce ölüp yitmişti. Ardından onca yılları devirmiştik.

‘‘Benim ev yokuşun hemen üstünde... Güneş de karşı tepelerden battı batıyor. Yani tam bir balıkçı çilingir sofrası zamanı. Emine, hamsi kuşu pişirecek. Ben de lakerda basmıştım. Yokuşu ufak ufak tırmanırsan güneşi batırmadan kerahat rakına yetişirsin. Rakıdan sonra bir parti satranç bile oynarız.’’

‘‘Ben seni hep yenerdim be!’’

‘‘Zaten satrancı hep tavla gibi oynardın. Biz de sana uyardık da yenilirdik. O acele arasında düşünmeyi unuturduk.’’

Kemal, hem ölmüş hem de benimle rakı tokuşturuyordu. O, yetenekli şair arkadaşımıza ne yanmıştık yıllar önce... Kapkara bir gecenin kara dalgalarında kaybolup gitmişti.

Hem deli, hem aşıktı. Aşığı dingillersin, deliye höst dersin ama deli bir aşığı kim tutar?

Kemal, bizim kuşağın en yetenekli şairiydi. Orhan Veli'nin sadeliğini, Melih Cevdet'in felsefesini, Nazım Hikmet'in celállenmiş coşkusunu mısralarında taşırdı. Üstelik yaşamla dalga geçebilirdi. Şiirinde mizah mikrobu da bulaşıktı. Hepi topu 45 sayfalık bir kitapçığı vardı. Sonrasını yayınlamaya kısmet olmadı.

Hoş beş edip dünya ahvalinden laflayıp ilk büyüğü bitirdik. İkincinin merhaba dublesiyle Kemal anlatmaya başladı.

‘‘Deli gibi aşıktım... Kerem misali yanıyordum. Sema'yı bir gün görmesem çılgına dönüyordum. Hani Kerem'le Aslı destanı vardır. Kerem Aslı'yı görebilmek için kızın cadaloz anasının önüne oturur. Kadın, köy yerinde dişçilik yapmaktadır. Kerem, Aslı'yı görebilmek için kadının her gün evine gidip sağlam bir dişini çektirir. 32 gün sonra dişleri biter, Aslı'yı da göremez yanar kül olur.’’

‘‘Şu senin Kerem, salağın tekiymiş. Pafuduk, pufuduk konuşmaya çabalayan dişsiz bir herifi kız ne yapsın yahu!..’’

‘‘Ben dişlerimi değil, kafamı söktürmeye razıydım.’’

‘‘Sizde de aşık aklı var zaten... Al Kerem'i vur Kemal'e!.. Bizim gazeteden niye ayrılmıştın?’’

‘‘Sema'yı görebilmek için... Bizim gazeteden ayrılıp yarı maaşa razı olup Sema'nın çalıştığı gazeteye geçtim. Bizde sayfa sekreteriydim. Orada düzeltmen olmaya razı oldum. Yazıların yanlışlarını düzeltiyordum ama Sema'yı da görebiliyordum. Lakerda nasılmış?’’

‘‘‘‘Lakerdayı bırak da lakırdıyı anlat. Sonra ne oldu?’’

‘‘Ne olacak, kız benim farkımda bile değildi. Ama ben sizin gibi zındık değildim. Tanrı'ma hep yakarırdım.’’

‘‘Tanrı, aşkla meşkle niye uğraşsın yahu! Tövbe!.. Tövbe!..’’

‘‘Sizin imanınız hep yırtık kopuktu zaten. Yüce Mevlam, aşıkları ve ev yapanı hep esirger. Bir gün yemekhanede boş yer bulamayınca Sema benim masama oturdu. Benim dilim dişim kenetlenmişti. Bir ara kim olduğumu, gazetede ne iş yaptığımı sordu. Ben kem küm anlatmaya çabalarken önce İzmir köfteyi kucağıma döktüm. Sonra da bardaktaki suyu şaşkınlıkla kaşıkla içmeye başladım.’’

‘‘Kız da masayı terk edip gitti.’’

‘‘Hayır, çok güldü. Ertesi gün yine yanıma oturdu. Sonra da her gün... Şiiri çok severmiş. Biz de şiirden konuştuk. Hatta, birkaç şiirimi okurken hem kurufasulyesini yedi, hem ağladı.’’

‘‘Fasulyesi fazla biberliydi herhalde.’’

‘‘Hayır, beni evine bir akşam yemeğine davet etti. Borç harç bir yeni takım elbise aldım. Alacağım şiir kitaplarını, çiçeklerin cinsini, renklerini liste yaptım. Bir hafta bitmedi Allah bitmedi. Ama en uzunu gideceğim gündü... Bitmek bilmedi. Giyindim, soyundum, tekrar giyindim. 3 kere traş oldum. Dizlerim titriyor, ezberimdeki şiirleri unutuyor, evde dolaşırken kapılara, sandalyelere çarpıyordum. Hele Sema'nın annesiyle, babasıyla tanışınca kalbim bedenimdeki her yerinde çarpıyordu.’’

‘‘İki tek içseydin be Kemal.’’

‘‘Ben de öyle yaptım. Ama on iki tek içmişim. Önce Sema'nın evini bulamadım. Hayal hakikat arası sabaha yakın Sema'nın evine dayanıp zili çaldığımı hatırlıyorum. Sonra da kayalık bir tepede denize bakarken bulmuşum kendimi. Yeni elbisemi, pabuçlarımı çıkarmış kayalığın tepesine dikilmişim. Atlamak üzereyim ve durmadan Kelime-i Şahadet getirmekteyim. Tan söküp göğün turuncusuna bakınca,
'Ey yüce Mevlam, hiç aşık olamadım. Hiç vuslata eremedim. Genç kulundan sen nefesini esirgeme... Ne olur bir daha, son bir defa daha deneyeyim merhameti engin Tanrım. Önce sevda ver, canımı sonra al!' dedim. Sonra kendimi tekrar evimde buldum. Çiçeklerim, şiir kitaplarım hazırdı. Sinekkaydı traş olmuştum ve midemden, alnımdan, sırtımdan ve de her yerimden kalbim çarpıyordu. Gidip Sedat'ı bulup sürüyerek getirdim, 'Dostumsun, arkadaşımsın, can kardeşimsin. Beni kolla, destek ver... Bana mukayyet ol, kız evine gidiyoruz!' dedim. Sedat yediğimizi, içtiğimizi, nefes aldığımızı paylaştığımız bir mizah yazarı delikanlıydı. Dizlerim tutmadığı için koltuk çıkıp kızın evine kadar taşıdı beni. Sema'nın babası hoş sohbet bir emekli öğretmendi. Yemeyip içmeyip kızını kolejde okutmuştu. Ben kem küm edebiyat paralarken Sedat aldı sazı eline, ortalığı kırdı geçirdi. Bir ara Sema'ya baktım, Sedat'ın ağzına düştü düşecekti. Yemekte ben, peder beyden Baki ve Yahya Kemal'in aruzdaki çelişkilerini anlatmaya çabalarken Sema'yla Sedat fıkra anlatıp kahkahalar atıyorlardı. Zaten bir hafta sonrada nişanlandılar.’’

Güneş batalı çok olmuştu. Poyrazdan hafif bir yel esti, ama ben üşüdüm sanki. Sessizliği bozmak için rakıya dayandım. Emine Hanım hamsi kuşunu yetiştirdi de biraz gönlüm ısındı. Hamsi kuşu, üç hamsi balığını çatıp içine bol maydanoz, nane, biraz soğan katıp çıtır kızaran ve tek balık gibi yapılan bir mezeydi. Emine Hanım, masamıza oturdu kendine de ayarında bir rakı koydu. Kemal, çakır gözleriyle karısına bakıp kadehini aşkla tokuşturdu.

‘‘Uzun lafın dibi, bir gece aptes alıp o kayalara tünedim. 'Ey güzel Mevlam, sevdaya kısmet yazılmazmış. Yine de sana hamdolsun!' deyip kayalardan aşağıya kendimi bıraktım.’’

‘‘Yani sen de intihar ettin.’’

‘‘Evet, Mevlam bana bir şans daha verdi. Ama ben beceremediğim için başladığım intiharı tamamladım.’’

‘‘Biz de seni intihar ettin diye yas tuttuk. Cesedin bulunmadı. Gazeteler, dergiler şiirlerini bastılar. Zaten Sema'yla Sedat altı ay sonra ayrıldılar. Sen ne cehennemdeydin?’’

Emine Hanım, keyifle kıkırdadı.

‘‘Bizim evdeydi ve hálá burada. Babam Karadenizli bir balıkçıydı ve oğlu olmadı. Balığa beni yanında götürürdü. Anam genç yaşında göçtü. Bir sabaha karşı ağ toplarken aman levrek akınına mı uğradık diye sevinirken ağlara bir adam takılmıştı.Babam, 'Kısmet bizden, bereket Allah'tanmış!' deyip adamı sırtlayıp eve götürdük. Adam ölmüştü ama babam böğrüne vurdu, bastı. Dualar okuyup adamı kusturup diriltti. Onda yaman balıkçı marifetleri vardı. Zaten ben de her sabah namazından sonra 'Bu yaban sahilinde bana da bir kısmet ihsan eyle!' diye dua ederdim. Kemal denizden geldi.’’

Biz çardakta demlenirken evin içinde çocuk patırtıları duyuldu. Emine Hanım,

‘‘Şamatayı kesin, şamar geliyor!’’ diye seslendi.

‘‘Seninki şair masalı olmuş Kemal’’ dedim.

‘‘Hayır, şair değil balıkçı masalı oldu. Mevlam aşıkları, ev yapanı ve balıkçıları sever. Onları gözetir’’ dedi.

Gecenin bir köründe Emine Bacı, bana bir yer yatağı yaptı. Ben de bir Kulhuvallahi bir Elham okuyup,

‘‘Ey işlerine karışmak gibi olmasın ama aşıklardan, evsizlerden, balıkçılardan sonra bir de ben kulun palavracılardan sonra onu da gözet ya ulu Tanrım. Yattım sağıma, döndüm soluma, cümle Melaikeler şahit olsun imanıma’’ deyip uyudum.
X