Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir anneden Hıncal Uluç’a -1

Bazılarımız kız bebekler olarak geliriz şu dünyaya, bebek halimize baktınız mı, siz erkek bebeklerden hiçbir farkımız yoktur aslında. Belki sizler topaçlık anlamında üç-beş fazla çekersiniz, eh işte o kadar!

Amma velâkin hele ki doğduğumuzdan üç beş gün sonra size fark atarız biz kız bebekler. Allah vergisidir herhalde; sizden daha yaygaracı olur, sizden daha şiddetli ağlar dururuz. İşte  bu belki de kadınların tüm hayat boyu ne derece dayanıklı olacaklarının bir işaretidir.

Ya da belki de kadının doğurganlığıyla ve bunu da daha ana rahminden kapıp kavramasıyla ilgilidir. Kızlar büyürken yine erkeğe nazaran pek kontrollüdür. İşte o da yine o doğurganlık hissindendir herhalde.

Yıllar geçer aşklar yaşanır, kalpler karşılıklı çarpışır, arada üç beş gelen giden olur. “Ha acaba bu mu?” denilir durulur, sonra bir bakarsın aklına yatar, evleniverirsin elin bir adamıyla.

Daha ilk evlendiğin andan itibaren aklında bir tek şey vardır. Yok diyeninki de düpedüz yalandır; çocuk!

Kariyer mariyer, maddi durum, o, bu, her ne halt aklında olursa olsun, en çok odaklandığın şey çocuktur.

Ha bir de “Acaba hamile kalabilecek miyim, ya anne olamazsam?” gibi sinir bozucu hissiyat da ensenden bir türlü ayrılmaz. Hep bir merak, hep bir vesvese, yer durursun kendini, üstelik elin adamına da çaktırmadan beceriveririsin bu dediğimi.

Sonra bir gün kimi kez hazırlıksız, kimi kez çaktırmadan hazırlıklı bir bakarsın ki hamile kalmışsın. İçini heyecan, korku, panik, deli bir mutluluk sarar. Sabahları banyoya zar zor yetişip böğür böğür kusarken bile bir taraftan suratında bir gülümseme belirir. O kusma bile sana itiraf etmesen de pek havalı bir durum gibi gelir.

Dokuz ay elin karnında gezersin, kocayı yan gözle “çocuğun karnımda ha” edasıyla süzersin, bir yandan da sağlıklı olsun diye gece gündüz dua edersin.

Bazen de bir korku sarar seni, bir ürperti, bir delilik hali, bu kadar yüce bir şeyi anlamakta zorlanırsın. Nasıl ya, içimde bir insan mı var şimdi? Ay bak oynadı, ay tekme attı. Hani fazla sararsan kafayı bozarsın, o derece değişir tüm duyguların.

O dokuz ayın bir kısmı sana yüz ay gibi gelir, bir kısmı da bir gün. Tezkeresini bekleyen asker misali, çetele atarsın başucundaki ya da mutfağındaki bir takvime.

Sonra o gün gelir çatar; karnındakiyle kavuşma günü. Aslında o bir nevi de ayrılma günüdür. Hani derler ya; “Sanki içimden bir şeyi çekip çıkardılar.” İşte öyle olursun doğum anında ama o bebeği kucağına verirler ya, ey Allah’ım bunun üzerine daha büyük bir duygu yaşaman tüm hayatın boyunca bir daha asla mümkün olmaz; başka bir yavrun olmadıkça tabi.

Biliyorum, çünkü yaşadım. Benim kucağıma bir kız bebek koyuverdiler Hıncal Abi, bundan tam on yedi yıl öncesi... İşte o gün, her kadın gibi bende de milattan önceki Ayşe gitti, yerine milattan sonraki Ayşe geldi.

Biraz fazla ağladı aklım çıktı. Ateşi çıktı üzerimde gecelik, gözümde yaşlar, gecenin bir saati hastanelere taşındık. Kaç gece o uyurken nabzını saydım, nefesini dinledim; sayısını bilmem mümkün değil.

Geceleri yatağa yattığımda anam, babam diye başladığım dualarım artık evladım diye başlar oldu. Emekledi, derken yürümeye başladı, yürüdü derken koşmaya... O emeklerken ben de emekledim, o yürürken elini tuttum yürüdüm, koşarken de aman ayağı takılıp düşmesin diye her seferinde yakasına yapışıp durdum.

Senin de annen vardı, muhtemelen sen de aynı şekilde büyüdün değil mi Hıncal Abi? Çünkü benim de annem var, Allah uzun ömürler versin, ben de böyle büyüdüm.

Aşağıda seninle ilgili bir yazım daha var, o nedenle  çok uzatmadan sadede geleceğim. Sen yazdığın yazınla en çok Defne’nin anacığını üzdün. Defne’yi acıtabilmen artık mümkün değil, Defne’nin eşine gelince; koca yürekli o genç adam şimdi tüm benliğini oğluna verecek, acısı hiç geçmese de gün gelip azalmaya başlayacak, kendini oğlunun hayatına adayacak.

Ama ya o anne? O annenin ne acısı dinecek ne de senin yazdıkların aklından gidecek. Sen en üzmemen gerekeni üzdün be Hıncal Abi, sen bir anayı üzdün, dahası yok işte.

Not: Uyguladığın çifte standarda da değinmeden geçemeyeceğim. Reha’nın ayrılığında bebekleri ve anneyi korudun. Burada ise göçmüş gitmiş bir annenin ardından konuşup Reha’nın ikizleriyle aynı yaşlardaki yetim bir bebeği görmezlikten geldin, pes  vallahi.

HINCAL ULUÇ -2

“Gırrrrrrrr gırrrrrrrrrrrr gırrrrrrrrr”...uykumun en tatlı yerinde beynimde bu sesle uyandım. “Ulen ne oluyor, bu ses nereden geliyor?” diye yatak odamın kapısına yöneldim. Kapıyı açınca baktım ki yardımcım Fatoş elinde makine, temizlikte.

“Kızım daha önce demedim mi şu haltı ben evdeyken yapma diye, hele uyurken. Aklını mı yedin?”

O sırada Fatoş’un elindeki süpürge hortumu fırlayıverdi, Fatoş da çığlık çığlığa;

“Ödüm koptu Hıncal Bey, ben sizi Ankara’ya gideceksiniz sanıyordum, öyle demiştiniz. Hazır siz yokken derin bir temizlik yapayım dedimdi.”

“Aaaa hakikaten ya ben Ankara’da bir üniversiteye konuşmacı olarak davetliydim, ee sizi arayıp hatırlatacağız uçak biletinizi de yollayacağız demişlerdi, acaba neden aramadılar ki?”

Bunu düşünürken zaten uykum da kaçmıştı, boxerımın üzerine rötöşambırımı geçirdim, cam kenarındaki koltuğuma oturup başladım gazeteleri evirip çevirmeye.

Hangi gazeteye baksam kendimi gördüğümden, içim bir hoş oldu; bastım meşhur kahkahamı. “Vay be Hıncal” dedim, “Recep Tayyip Erdoğan’dan fazla senin adın var gazetelerde, eh büyük adamsın işte.”

Yazılanları okumaya başlayınca az da olsa canım sıkılmadı değil. Ne yazmıştım ki bu kadar millet üstüme üstüme gelmişti, anlayamadım gitti ama bir kerizlik olduğu belliydi. “Aman boş ver Hıncal” diye düşündüm, “bu da normal. Şimdi herkes üzerinden prim yapma hevesinde.”

Odama gidip giyindim, Ertekin’in yerine gidip şöyle her zamanki en ön masama kurulup güzel bir kahvaltı yapayım diye. Üstümdeki mor gömleğe uysun diye mor fularımı almak için fular çekmecemi açtım. Aradım taradım ama bulamadım.

“Fatoş kızım, gel bakayımmm. Nerede benim mor fularım?”

Fatoş elinde fularımla geldi ama bir yandan da titriyordu.

“Neredeydi fularım?”

“Ya Hıncal Bey, şimdi çok kızacaksınız ama evde gümüşleri parlatacak bez bulamadım. İpektir, parlatır diye sizin fularınızı aldım, sonra aklayıp paklayıp yerine koyacaktım.”

“Get len, get sabah sabah adamı hasta etme.” O sinirle kapıyı Fatoş’un suratına çarptım, mor gömleğimi çıkarıp sarı bir gömlek giyip sarı fularımı taktım.”

Sokağa çıkıp Ertekin’in yerine doğru yürümeye başladım, ulen beni gören herkeste bir surat bir surat, sanki adam öldürmüşüm. Ne manav Ali ne kasap Hüseyin ne çiçekçi; günaydın dediğim hiçbir esnaftan günaydın cevabı yok. Hadi onları da geçtim, sokaktaki insanlarda da ifade aynı.

Biraz sıkkın bir şekilde Ertekin’in kafesine vardım, her zaman oturduğum en öndeki masama oturdum.

Bir anneden Hıncal Uluç’a -1

O sırada garson Ali geldi; “Ya abi şimdi bir şey diyeceğim de yanlış anlarsın diye ürküyorum senden. Acaba bugünlük seni arka masaya alsak? Yoldan geçen herkes  seni görüyor da… Hani abi senin iyiliğin için, şimdi ne olur ne olmaz. Hani son yazın falan, dükkân da bana emanet, bir terslik olur molur, neme lazım abi.”

Burnumdan dumanlar çıkarak arka masaya geçtim, ya hu ben ne yazdım ki millet bana cephe aldı? Tövbe tövbe...

İştahım da kaçmıştı, “Hadi” dedim, “benim kızları bir arayayım.” Telefon rehberine girdim, 1 numaralı sivithartımı aradım.

İki kere çaldı, meşgule düştü; işi vardır diye 2 numaralı sivithartımı aradım, çaldı çaldı açılmadı. 3’den 20’ye kadar hepsini çevirdim, durdum. İki tanesi; “Bir daha sakın arama” dedi, üç tanesi mesaj yolladı; “Beynin sulanmış.”

“Moruk”

“Canavar herif!”

Moralsiz bir şekilde eve geri geldim, internete girip son yazdığım yazıyı bir kez daha okumaya karar verdim.

Okudum, yine bir anlam veremedim, gayet normal yazmıştım. Ölen bir kadının arkasından bir iki kelam edip, millete doğru yolu göstermek için öğütler vermiştim.

İçim rahat etmedi, bizim gazetedeki editör çocukları aradım.

“Harun...”

“Buyur abi?”

“Ya oğlum ne oldu anlamadım, bugün sokağa çıktım, millette surat bin karış, svithartlar telefonları açmıyorlar. Acaba yazdığımı ben mi anlamıyorum, bu yazıda ne var anlamadım. Bundan sonra size yazı yolladığımda okumadan yayına koymayın.”

“Olur mu öyle şey abi? Sen yılların köşe yazarısın, sana fikir vermek; abi şurası ağır olmuş demek haddimize mi? Sen de ne yazacağını bilmiyorsan artık, abi kim bilecek?”

“Yahu ben gençleri çok severim, fikirlerine değer veririm. Hatta tüm svithartlarım da çıtırdır, ay pardon genç. Bana bir fikir ver Harun. Ya acaba yazı şeklimi mi değiştirsem, ne etsem?”

“Estağfurullah abi”

“Başlatma abine, varsa bir fikrin söyle.”

“Abi o zaman şöyle yapsan; artık sadece anılarını falan yazsan?”

“Hadi oradan denyo”. Telefonu Harun’un suratına kapattım, şu yazımı bir kere daha okuyayım dedim. Okudum, hatta bir kere daha okudum ama bir mok anlamadım, nerede hata yapmıştım?

Yahu ben koca Hıncal’ım zaten, hata yapar mıyım? Millet fesat amannnnnn, bana ne yaa...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI