Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir afetzedenin yağmacı olarak portresi

Amerikalı meteoroloji uzmanları Katrina’nın bilgisayar simülasyonunu çıkarmışlardı. Kasırga geldi, aynı bilgisayardaki modele uygun davrandı ve hayatı darmadağın edip gitti.

Peki ya insan davranışlarının simülasyonu? Afetzedenin davranış modeli? Onu hesaplayacak kimse çıkmadı. İşte bu yüzden felaket bölgesindeki yağmacılığın esrarını kimse çözemiyor. ‘Felaket anında insan davranışı’ üzerine bilirkişi olan Amerikalı uzmanlara göre New Orleans’ta tanık olduğumuz yağma tamamen normların ötesinde. Sosyologlar, doğal afetlerden sonra bu tür davranışlara nadiren rastlandığını söylüyor. Tarihçiler ise 1755’teki Lizbon depremi sonrası Avrupa’da yeşeren laik düşüncenin Amerika’da da yayılabileceği görüşündeler.

Arjantin’i hatırlarsınız. 2001 sonundaki o korkunç ekonomik çöküş sonrası zıvanadan çıkmış kitleler marketlere saldırıp alışveriş arabalarını tepeleme doldurarak sokaklara saçılmıştı. Buenos Aires’te kanun ve düzen, saltanatını anarşiye devretmişti.

Eski çağların avcı-toplayıcı toplulukları da aslında birer yağmacıydı. Yağma hemen her çağda savaşların diğer yüzü olmuştu. Vandallar, 5’inci yüzyılda Roma’yı yağmalamıştı. Naziler de tarihin gördüğü en azılı yağmacılardı.

Son olarak da Irak Savaşı’nda korkunç bir antika yağmacılığıyla ülkenin kültür mirası soyulup soğana çevrildi. Müzeler boşaldı, Mezopotamya’nın tarihi değerleri şimdi artık dünyanın başka köşelerinde.

Etnik ve ırksal gerginlik ortamları da yağmaya uygun zemin hazırlar. Örneğin 1992 yılında Rodney King adlı Amerikalı siyah kamyon şoförünün polis tarafından dövüldüğünü gösteren videonun ortaya çıkmasından sonra Los Angeles’ta patlak veren şiddet olayları sırasında olduğu gibi.

Sonra iç savaşın yaşandığı Somali’den de yağma eksik olmadı; aç insanlara yardım götüren kamyonlar talan edildi. Geçen mart ayında Kırgızistan’da yönetimin devrilmesiyle geniş çaplı yağma eylemlerine tanık olduk.

Ama bunların hiçbiri 21’inci yüzyıl Amerikası ve doğal afet ortamı değildi.

Geçen yılın aralık ayında Güney Asya’da yıkıp parçalayan deprem tsunamisi de kıtlık içinde yaşayan insanları azgın suçlulara dönüştürmedi. Doğal afet burada anahtar kelime. Yani insanların birbirine her zaman olduğundan daha fazla kenetlenmesinin beklendiği zamanlar. Doğal afetlerde hiç mi yağma olmaz? Olur. Örneğin 1989 yılında Hugo Kasırgası’ndan sonra St.Croix adasında yaşanan türden. Ancak felaket sonrası insan davranışını inceleyen uzmanlar St.Croix koşullarının, New Orleans’tan çok farklı olduğu görüşünde. Bir kere ada psikolojisi önemli. Yani çıkış umudu olmayan bir coğrafya. Aynı zamanda geliş imkanları, dolayısıyla yardım ulaştırma imkanları da sınırlı olan bir kara parçası. Konutların yüzde 80’i oturulamayacak şekilde tahrip olmuş ve bir daha ne zaman yemek görecekleri belli değil.

Son 50 yılın vakalarını inceleyip afet sonrası yağmaya ender olarak rastlandığını söyleyen uzmanlar şimdi New Orleans’ın sırrını çözmeye çalışıyorlar.

YAĞMACILAR ÇETE DEĞİL

New Orleans’tan gelen görüntülerde çoğunluğu siyah, yoksul insanları görüyorsunuz. Televizyon ve DVD oynatıcıdan, mücevher ve dağ bisikletine, o felaket anında hiç de elzem olmayan malları yağmalıyorlar.

Görüntülerde yağmacılar hep siyah, çünkü onlar felaketten kaçacak parası ve aracı olmayan insanlar. Zenginler gitmiş, geride onlar kalmış.

Peki bu mantık silsilesi yağmanın nedenlerini yeterince açıklıyor mu?

Maryland Üniversitesi’nde görevli siyasetbilimci Prof. Ronald Walters’a göre açıklamıyor. Çünkü siyahlar da diğer insan gruplarından farklı değil, yağmayı açıklamak için deri renginin ötesine gitmek gerek. Beyazlar, İspanyol kökenliler ya da Asyalılar da trajik koşullar altında hayatını idame ettirebilmek için her yola başvurabilirler.

Peki elektriğin olmadığı bir ortamda televizyon çalabilirler mi?

Diğer bir felaket araştırmaları uzmanı, sosyoloji profesörü Henry Fischer, ‘Bu meseleyi daha yakından incelemeliyiz. Yağmacılığı meşru kılmak için söylemiyorum ama, o kadar yoksullar ki, hayatlarında hiçbir şey yok ve ansızın, sadece bir kereliğe mahsus olmak üzere bir şeylere sahip olma fırsatını ele geçirdiklerini düşünüyorlar’ diyor.

Iowa Üniversitesi’nden David Schweingruber’e göre de felaket anında sürü mantığı diye bir şey yok, insanlar çeteler halinde yağmaya girişemez, çünkü dürüst bireyler elektrikler kesildi, güvenlik sistemi çöktü diye aniden azılı suçlulara dönüşemez.

Psikolog Cary Cooper, ABD’nin New Orleans gibi büyük güney kentlerinde yaşayan insanların daha farklı bir grup psikolojisine sahip olduğunu savunuyor. Bu kentlerde toplumsal yaşam ortak bir inanca dayanıyor: Birey olarak sıkı çalışırsan, şansın ve Tanrı’nın inayeti sayesinde yoksulluğun zincirini kırıp refaha ulaşabilirsin. Ancak bu inanç felaket anında sosyal bağları ve dayanışmayı yok edebilir. Korku faktörü de, başarıya endeksli Amerikan kitle psikolojisini çok çabuk çöküntüye uğratan bir başka öğe. Bu nedenle de topluma egemen olan adalet duygusunun kriz dönemlerinde, adaletsizliğe dönüşmesi ve orman kanunlarının egemen olması an meselesi. Amerika’yı başarıya götüren bireycilik de ‘her koyun kendi bacağından asılır’ zihniyetini beraberinde getirdiği için felaket anında sistem kolaylıkla çökebiliyor. Peki ya 11 Eylül istisnası? O başkaydı, çünkü Amerika dışarıdaki düşmanın saldırısına uğramış ve ulus kenetlenmişti.

KATRİNA LAİKLİĞİ

Şimdi Amerikalı tarihçilerin çoğu Katrina sonrası toplumsal çöküşle 1755 yılındaki Lizbon depremi arasında paralellik kuruyorlar. Katolik imparatorluğunun en dindar kentlerinden biri olan Lizbon, altın çağını yaşarken depremde baştan aşağı yıkılınca, Tanrı’ya olan inancın bir toplumu ayakta tutmaya yetmeyeceği fikri Avrupa’da yeşermeye başlamıştı. Dönemin düşünür ve siyasetçileri yaşama ilişkin soruların yanıtlarını kilise dışında aramaya başlayınca da modern ulus-devletlerin laik düşüncesi doğmuştu.

ABD’li aydınlar da Katrina sonrasında, yeni bir laik düzen anlayışının Amerika’ya yayılabileceğini düşünüyorlar.
X