Bin hayata özenip bir hayata mahkûm olmak çok üzücü!

Nasıl biri diye soracak olursanız... Şaşırtıcı, sıra dışı, serseri, kalıpsız, cesur, burnu yere düşse almaz, kimseye eyvallahı yok. Kimseden de korkusu... İyi bir şey yapıyor yazıyor, iyi de yazıyor. Çaktırmadan, bir şey yapıyorum gibi sunmadan arada yazar oldu. Romanları bir sürü dile de çevrildi. Kahperengi üçüncü romanı. Ben sevdim. Çünkü âşıkların zalim olduğunu anlatan bir kitap. Röportaj Sumahan’da yapıldı, bayıldım, müthiş bir yer, Hande Altaylı’nın romanını yazdığı yer. Fotoğrafları da Cem Talu çekti...

Haberin Devamı

-  Üçüncü romanını yazdın. Artık ‘yazar’ oldun mu?
- Elbette yazarım. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Ancak iyi bir yazar mı yoksa kötü bir yazar mı olduğum tartışılabilir. Yazarlık bir rütbe değil ki.../images/100/0x0/55ea9d5bf018fbb8f88b8aa3
-  Rahatladın mı, artık kendine kolaylıkla “Edebiyatçıyım, yazarım” diyebiliyor musun?
- “Yazarım” diyorum. Bu ülkede “edebiyatçıyım” demek, “Mesihim” demek gibi anlaşıldığından, öyle bir cümle kurmamayı yeğliyorum. Üstelik sevdiğim yazarların büyük edebiyatçılar olup olmamasıyla hiç ilgilenmediğimden yazarlık bana yetiyor.
-  Bu arada, önceki romanların bir sürü yabancı dile çevrilmiş, ne iş? Sen de mi Nobel’e göz diktin?
- Nobel mi, yok artık! Her şeyi bir yana bırak, ideallerle bağı gevşek biriyim. Ödül almak için uğraştığımı hayal bile edemiyorum. O noktalara gelmek için en azından Orhan Pamuk kadar çalışkan ve adanmış biri olmanız gerek. Öte yandan yabancı dillere çevrilmek güzel. Her yeni ülke haberi geldiğinde çok sevindiğimi itiraf etmeliyim. Düşünsene, bundan kaç sene sonra başka ülkelerdeki insanların eşyalarının arasından kitaplarım çıkacak. ABD, Rusya, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Arnavutluk... Sırada Hindistan, Brezilya ve Makedonya var. Bilmediğim alfabelerde bile basılmış kitaplarım oldu.
-  Yazarlık senin için ne kadar önemli bir şey? Ve ne kadar vaktini alıyor?
- Yazmak hayatımdaki en önemli şeylerden biri. Sonuçta hobim değil ki, işim. İşimi ciddiye alıyorum. Harcadığım vakitse değişken. Bazen haftalarca hiçbir şey yazmıyorum, bazen de aylarca yazmak dışında hiçbir şey yapmıyorum. Mesela ‘Kahperengi’ için evden dışarıya çıkmadığım beş aylık bir süre var. Kimseyle görüşmedim, telefonlara bakmadım ve sürekli suratımda sevimsiz bir ifadeyle evde dolaştım. Kızım bile, “Annem artık şu kitabı bitirse de kurtulsak” diyordu bir ara.
-  Niye yazıyorsun bu kitapları? Her yazarın kendine göre bir açıklaması var, kimi “Yazmasam delirirdim” diyor, kimi “Beş parasız kalmıştım başka çarem yoktu” diyor, kimi “Kendimi ifade edebilmenin en iyi yoluydu” diyor, kimi “Dünyaya meydan okumak için yazıyorum”... Senin derdin ne?
- Öğrenmek için yazıyorum. Her insanın aklının bir yerinde kendi sorularının cevaplarını bulabileceğine inanıyorum. Ben o cevapları yazarken buluyorum. Yoksa kime, niye meydan okuyayım ki? Üşenirim en başta.
-  Kitaplarındaki hikâyeleri nasıl buluyorsun? Vahiy mi geliyor, ilham yoluyla mı, bir ses elini tutup yazdırıyor mı? Yoksa etrafında mı gözlüyorsun?
- İlham diye bir şey yok, çalışmak diye bir şey var. Bilgisayar karşısında sırtının tutulması diye bir şey var, aynaya baktığında bir Şam şeytanıyla karşılaşmak diye bir şey var. Elbette hayattan beslenmek önemli ama çalışmadan beslenirsen sadece obez olursun.
-  Hiçbir yere ait gibi durmuyorsun, her yerde ayrıkotu gibisin. Bunu da olumlu anlamda söylüyorum, kimselere benzemeyen bir halin var...
- Aslında durumum hiçbir yere ait olmamak değil de, her yere ait olmak galiba. Gittiğim her ülkede, her şehirde yaşamak isterim; lüks ya da güzel olması gerekmez. Başka hayatlar ilgimi çekiyor. Magazinel anlamda söylemiyorum bunu elbette. Beni nereye koysan orada yaşayabilirim. İnsanlara karşı da öyle bir merakım var, bir süreliğine de olsa herkesin yerine geçmek isterim. Bin hayata heves edip bir hayata mahkûm edilmiş olmak bana üzücü geliyor.
-  Kendini özel olarak ait hissettiğin bir grup, bir zümre var mı?
- Hayır. En nefret ettiğim şeylerden biri ekip çalışması, diğeri takım sporları. Dernek, parti üyesi olmak da hiç bana göre değil. Okul aile birliğine bile giremem. Sivil toplumun yüz karasıyım. Tek başıma olayım, her deliğe girip çıkayım isterim.
-   Diğer yazarlar seni kabul etsinler diye bir derdin var mı?
- Yok. Neden olsun ki? Kimsenin var olmak için onayıma ihtiyacı olmadığı gibi benim de var olmak için kimsenin onayına ihtiyacım yok. Beni sevmek ya da yazdıklarımı beğenmek mecburiyetinde değiller. Senin bayıldığın bir yazar benim ilgimi çekmiyor olabilir ve bunun için ölmesi gerekmez.

Haberin Devamı

“Fatih itiraz ettiğinde doktora götürürüm bakın bakalım kafayı mı yemiş diye”

Haberin Devamı

-  Bu son kitabı nerede, nasıl yazdın?/images/100/0x0/55ea9d5bf018fbb8f88b8aa5
- Sumahan’da başladım. Bankalar Caddesi’nde eskiden elektrikçilerin bulunduğu bir han. Sahipleri çok hoş ve ilginç insanlar. O hanı genelde yerli-yabancı sanatçıların kaldığı bir binaya dönüştürmüşler ve fevkalade iyi iş çıkarmışlar. Bazı insanlar birkaç aylığına geliyor, bazılarıysa uzun dönem kalıyor. Ortalıkta sürekli yaratıcı insanların dolandığı, her kapıdan ayrı bir müziğin yükseldiği çok huzurlu bir yer. Oraya ilk gittiğimde içim mutlulukla doldu ve bir süre orada kalmak istedim.
-  Gerçekten Fatih’e, “Bana o handa bir oda tut, kitap yazacağım” dedin mi?
- Yok öyle demedim. “Bir han var, orada oda tutmayı düşünüyorum” dedim.
-  Evde yazabilmen mümkün değil mi?
- Aslına bakarsan, evde yazabilmek zorundayım çünkü bir kızım var. Kışın onun okul döneminde sorun olmuyor ama ‘Kahperengi’ye başlamam yaza denk geldi ve evin içi Zezo’nun arkadaşlarıyla dolup taşıyordu. Kafamın üzerinden oklar uçarken ve kızım günde 300 defa “anne” diye seslenirken bir romanın hakkından gelemedim. Sumahan’daki bir aylık sürede hemen her gün eve uğradım ama sonuçta kendi başıma kalabileceğim bir yerim vardı. Kendime ait bir odam...
-  O han nasıl bir yer, ne özelliği var, niye orası?
- Birincisi sanatı seven insanlarla bir arada olmayı severim, ikincisi yalnız kalmak istediğinde orada kimse seni rahatsız etmez. Başka hayatları merak ederim dedim ya, işte o hayatı da merak ettim ve içine girme fırsatını kaçırmadım.
-  Fatih şahane koca mı? Hiç itiraz etmiyor mu?
- Hiç itiraz etmez böyle şeylere. Aklına bile gelmez herhalde. Bu saatten sonra itiraz etse o kadar şaşırırım ki, onu doktora götürürüm, “Bir bakın bakalım, kafayı mı yemiş” diye.
-  Bu taleplerini şımarıklık olarak değerlendirmiyor mu? - Yok canım, neden şımarıklık olsun ki? Pek çok insanın yazabilmek için biraz alana ihtiyacı olduğunu biliyoruz.
-  Geceleri de çıkmayı seviyorsun. En çok nerelere gidiyorsun?
- Dönemlerim var. Mesela son zamanlarda gece gezmeyi seviyorum ama önümüzdeki sene için söz veremem. Hiçbir şeyi sürekli yapmayı sevmiyorum. Hatta iki gün üst üste buluşursak arkadaşlarım dalga geçiyor, “Sen bizden sıkılmışsındır şimdi” diye. “Hayır” diyorum ama bazen yalan oluyor.
-  İnsan mı gözlemliyorsun, nedir? Gece gezmeleri sana nasıl bir zevk veriyor?
- Bir tek insan gözlemlemek için değil. Zeynep küçükken geceleri pek gezmedim, özlemişim herhalde. Haftada bir-iki gece çıkıyoruz, Fatih benim kadar sevmiyor ama uyum sağlıyor. Değişikliğin beni mutlu ettiğini bildiği için pek sızlanmıyor.
-  20 yıllık evliliğin en b.ktan tarafı... En iyi tarafı...
- Abartma 20 sene olmadı daha, 17! Neyse, uzun evliliğin en b.ktan tarafı aynı hikâyeyi yüzüncü kere dinlemek zorunda kalmak. Bana anlatmıyor tabii ama başkalarına anlatırken fenalık geçiriyorum. En iyi tarafıysa dur biraz düşüneyim... Aslında en kötü tarafı yalnızlığın kaybı ve en iyi tarafı da o. Yalnızlığın kaybı. Galiba hayatta bir şeyi sevmemizin de sevmememizin sebebi hep aynı.
-  Ona hâlâ âşık mısın?
- 365 gün, 24 saat âşık değilim ama hâlâ bazen gözüme çok hoş görünüyor ya da yaptığı bir şeyden çok etkileniyorum. Ama ilk tanıştığımız zaman çok âşık olmuştum ve uzun bir ilişkiyi ayakta tutan şey, zaman zaman ona neden âşık olduğunu hatırlayabilmek. Bu adamın nesini sevmişim diyorsan, ilişkinin ömrü dolmuştur. Bu adamı işte bu yüzden sevdim diyebiliyorsan, daha yolun var demektir. Amma bilmiş bilmiş konuştum.
-  Herkese kafa tutan bir adama kafa tutmak nasıl bir duygu?
- O benim kocam ve doğal olarak ona “Aaaa, evde Fatih Altaylı var” diye bakmıyorum. Yani Fatih’in işi bizim evin sınırlarının dışında kalıyor. Ayrıca ona kafa tutmuyorum çünkü kafa tutmama gerek yok. Gerekirse tutarım o ayrı ama makul biridir Fatih. Sonuçta evlilik esir düşmek değil ve benim de kendi küçük hayatımı istediğim şekilde yaşamam gerekiyor. Kimsenin bana “Çalışma ya da yazma ya da şuraya gitme” demek gibi bir hakkı olamaz. 11 yaşımda annemden ayrılıp uzak bir şehirde yatılı okula gittim, üniversitede tek başıma yaşadım ve Fatih’le evlendiğimde çalışıyordum. Hep çalıştım. Çocuğum oldu diye işi bırakmak aklıma bile gelmedi. Yani süt banyosundan çıktığım bir gün aniden aklıma gelmedi kitap yazmak. Reklam yazarlığı yaptım, dizi yazdım ki bu Türkiye’de eli kalem tutan birinin yapabileceği en ağır iş, şarkı sözleri yazdım. Alışık yani...
-  Sizi bir arada tutan ne?
- Geçenlerde bir hafta Kore’ye gitti, özledim onu. Bir de ne zaman istesem su verir. Şaka bir yana onu seviyorum, onunla birlikteyken mutluyum, eğleniyorum ve kendimi kısıtlanmış hissetmiyorum. Ben daha şanslıyım, o benim kadar şanslı değil bence. Bazen bana katlanmak zordur, çok gıcık olabilirim. Fatih geçinmesi kolay biri. İnsanın üstüne yük olmaz, boğmaz, yardım eder, tipik Türk erkeği beklentileri yoktur, saygılıdır.
-  Kızınla ilişkini nasıl anlatırsın?
- Birlikte çok vakit geçiriyoruz ve bence bu dünyadaki en güzel şey. İyi bir anne olmak için elimden geleni yapıyorum ama hep bir şeyleri eksik yaptığımdan şüpheleniyorum. Galiba anne olmak böyle bir şey, yanlış ya da eksik yapmaktan korkarak yaşıyorsun.

Haberin Devamı

ÂŞIK DEDİĞİN YARALIDIR, İTSEN DÜŞER

-  Bu roman bize ne anlatıyor?
- Anadolu’nun küçük bir kasabasında doğup büyüdükten sonra kendisini İstanbul gece hayatının göbeğinde bulmuş bir kadının hikâyesi. Aile, aşk ve dostluk./images/100/0x0/55ea9d5bf018fbb8f88b8aa7 Aşk uğruna ne kadar zalim olursun, kime kazık atarsın, kimi satarsın? Bir hikâye anlatmak için yola çıktım ve bitirdiğimde anlattığım şeyin şu olduğunu gördüm: Âşıklar zalim olur. Diyorum ya, öğrenmek için yazıyorum diye, bu kitabın bana öğrettiği şeylerden biri de işte bu oldu.
-  Sen hiç ‘zalim’ oldun mu?
- Hak etmeyen insanların kalbini her kırışımda zalim olmuşumdur. Mesela lise sondayken bir sevgilim vardı, başkasını bulup onu yüzüstü bıraktım. Yıllarca benden nefret etti ve umurumda bile olmadı. Şimdi düşündüğümde, onu terk etmemin değil ama üzülmesine aldırmamamın zalimlik olduğunu görüyorum.
-  Âşıklar gerçekten zalim mi?
- Sevgilisiyle bir olup kocasını öldürenler, beş çocuğunu geride bırakıp arkasına bakmadan gidenler, kendisine yüz vermeyen kızı bıçaklayanlar hep âşıklar. Elbette herkes için zalimliğin sınırı ayrı ama aşkın insanın üzerinde kötülüğe meylettirici bir etkisi olduğu da kesin.
-  ‘Kahperengi’yi yazmak ne zaman, nerede aklına düştü?
- ‘Kahperengi’ uzun zamandır aklımdaydı. Sadece İstanbul’u değil, Anadolu’yu da anlatmak istiyordum. Ben de bir kasabada doğdum... Kasabalarda zenginlerle fakirler İstanbul’daki gibi site duvarlarıyla birbirinden ayrılmadığı için orada hayatı bir bütün olarak algılamak çok daha kolaydır. Evinize temizliğe gelen kadın yan sokağınızda oturur ve bütün ailesini tanırsınız. İstanbul’da Boğaz’a bakan villaların yanı başında gecekondular olmasına benzemez bu durum. Çünkü villadakilerle gecekondudakiler arkadaş değildir ve birbirlerinin annelerini, babalarını, dedelerini tanımazlar.
Bir kasabada yaşamak oradaki hayatı tamamen bilmek demektir. Mesela ‘Kahperengi’de Narin’in evi olarak anlattığım ev, bizi büyüten teyzenin eviydi. Tuvaleti dışarıda, banyosu bir odadaki dolaptan ibaret bir evden bahsediyorum ve oraya gitmeye bayılırdım.
-  O ‘Kahperengi’ ne renk?
- Ne renk olduğunu bilemem çünkü herkes zihninde kendi cehennemini kendisi boyar. Kimseninkini bilemem. O yüzden sadece ‘cehennemrengi’ diyebilirim.
-  Edebi olarak en başarılı romanın mı?
- Öyle olduğunu umuyorum. En zor vedalaştığım kitabım oldu.
-  Sen hiç aşktan yıkıldın mı?
- Âşık olmuş her insan yıkılır, deprem bölgesinde oturmak gibi bir şey bu. Öyle aman aman bir şey de gerekmez zaten zavallı bir âşığı yıkmak için. Tek bir söze, tek bir davranışa bakar sadece. Âşık dediğin zaten yaralıdır, itsen düşer. Bazıları daha mütemayil yıkılmaya, bazıları daha dirayetli.
-  Mutlu aşk yok mudur?
- Mutlu aşk yeni başlamış aşktır. Bir de tek taraflı aşkta âşık olmayan taraf mutludur. Dünya adil bir yer olmadığından, bazıları sevmeye, bazıları sevilmeye doğar. -  Bu kitaptan beklentin ne?
- Sadece bir tek kişinin en sevdiği kitap olmayı başarırsa misyonunu tamamlamış sayarım.

Yazarın Tüm Yazıları