Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bin Bin Ladin’den bir Amerika’ya

NE mutlu! Başta İslâm Âlemi olmak üzere tüm insanlık habis bir urdan kurtuldu.

Kabul, vücuttaki metastaz tedavi edilmedi. Kimyoterapi daha uzun müddet sürecek.
Fakat en azından zehirli hücre salan o kanserli ura cerrah neşteri vurulmuş oldu.  
Usame bin Ladin’in Amerikan kuvvetleri tarafından infaz edilmesini kastediyorum!

* * *

“İNFAZ” kelimesini bilhassa kullandım. Zira “El Kaide” lideri tabii ki infaz edildi!
“Eğer tedhişçiler direnmeseydi Ladin’i canlı ele geçirmek istiyorduk” yönündeki Pentagon açıklaması bıyık altından tebessümle karşılamak gerekiyor.
Yukarıdaki diplomatik duyuru zevahiri kurtarmak içindir. Yani zorunlu bir yalandır!
Çünkü Yemen kökenli teröristi öldürmek kararı daha 11 Eylül 2001 akşamı alınmıştı.
Bundan daha normal, daha mantıki ve daha adil bir hüküm de zaten düşünülemezdi.
Zira ne ABD, ne de kullandığı “devlet” sıfatının hakkını veren bir başka devlet, katil yakalanıp mahkemeye çıkartıldığı takdirde bu defa onu “kurtarmak” için düzenlenecek binbir yeni kıyam eylemini göze alacak kadar sorumsuz ve laçka davranabilirdi.
Eşkâl saptandığı an infaz gerekiyordu ki, böylelikle hem çok gecikmiş olsa bile dünyevi adalet kısmen yerine gelebilsin, hem de siyasi riziko nispeten aşağı çekilebilsin.
İşte Pakistan’daki cerrahi müdahaleyle gerçekleşmiş olan şey budur ve gerisi ayrıntıdır.

* * *

AMA iki unsur ayrıntı sayılamaz: Birincisini Usame bin Ladin’in infazı ertesinde Arap? Müslüman Âlemin orta-uzun vadede nasıl bir rota izleyeceği sorusu oluşturuyor.
Şiddet eksenli “siyasi İslam”ın inişe geçtiği ve dolayısıyla da Muhammedi coğrafyada yükselen değerin demokrasi olduğu kanaatini taşıyan birisi olarak kendi hesabıma iyimserim.
Ancak bu sorunun cevabı önümüzdeki günlerde de zaten çok işleneceğinden ben hemen ikinci noktaya, yani zıt kutupta addedilen ABD’nin gücü konusuna gelmek istiyorum.

* * *

HAYIR, buradaki “güç” kelimesiyle ne hemen hiç bükülemeyen bir “bilek kuvveti”ni, ne de Asya’nın kervan geçmez vadisine dahi yetişen operasyonel bir “uzun el”i kastettim.
Bunlar dev bir tekno-refah ülkesine özgü öğelerdir. Son tahlilde de maddiyata dayanır.
Oysa kastettiğim “güç” maneviyata odaklanıyor ve haniyse metafizik boyut içeriyor.
Şöyle ki, Yeni Dünya devleti iç bünyesindeki bütün etnik ve kültürel farklılıklara rağmen milleti “millet” yapan en hayati, en birincil, en olmazsa olmaz unsurla pırıldıyor.
Yani “kader ve ülkü birliği”ni Yaşlı Kıta’yla kıyaslanmayacak bir dinamikle yaşıyor.
“Acıyı ve sevinci paylaşmak dürtüsü” ABD’de toplumsal bir “kutsal”ı oluşturuyor.
7 Aralık 1941’de Japonya Pearl Harbor’u mu bastı? 60 yıl arayla da 11 Eylül 2001’de “El Kaide” İkiz Kuleler’i mi yıktı? Amerikan milleti o acıları kolektif yara olarak hissetti.
Hesap sormaya karar verir vermez de bir refah ülkesinin bireylerinden umulmayacak bir dirayet, inat ve meşakkatle bu kararı uygulamak için yine kolektif biçimde kolları sıvadı.
Yani Tocqueville’nin iki asır önce tasvir ettiği “Amerikan maneviyatı” hiç aşınmadı.

* * *

NİTEKİM Ağustos 1945’de Tokyo teslim ve Mayıs 2011’de de Ladin infaz mı oldu?
Amerikan ulusu gece vakti New York sokaklarına kendiliğinden akmadı mı? Beyaz Saray önüne yine kendiliğinden toplanarak bu defa da o sevincin ortaklığını paylaşmadı mı?
Evet evet, “Amerikalılık ruhu” özünde “yurtseverlik ruhiyatı”yla taçlanıyor.
Dolayısıyla Birleşik Devletler’i anlamayan ve “öteki” korkusuyla da ona nefret kusan budalaların iddia ettiğinin aksine ABD’nin “güç”ü sırf “bilek kuvveti”nden kaynaklanmıyor.
Bilhassa ve bilhassa “kader ve ülkü birliği”nde bütünleşmiş bir manevi ulusu ve bunu maddi kılmış bir ulus-devleti inşa etmiş olmaktan kaynaklanıyor ki, bin Bin Ladin eder. 

X