Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Bilecik’e deniz gelmiş

    A.ÖMER TÜRKEŞ
    09.11.2017 - 16:42 | Son Güncelleme:

    Bora Abdo ilk romanı ‘Balık Boğulması’nda deniz kıyısına konuşlandırdığı Bilecik’te, birbirinden yaralı insanlar arasında gelişen, hazmı zor bir hikâye anlatıyor. Klostrofobik mekânları, tuhaf karakterleri, yer yer irkilten hatta tiksindiren sahneleriyle gerçekten de bir rüyanın daha doğrusu bir karabasanın içindeymiş duygusu yaratıyor ‘Balık Boğulması’. Mutlaka okuyun...

    Bora Abdo

    ‘İlk romanı’ vurgusu yaptım ama edebiyatla tanışıklığı hiç de yeni değil Bora Abdo’nun. 1977’de İstanbul’da doğan Abdo, edebiyata 1995 yılında öyküler yazarak adım atmıştı. Ancak 1997 yılında yazmayı bıraktı. 12 yıllık bir aranın ardından 2009 yılında yazmaya yeniden başladı. 2012’de ‘Karakış Üçlemesi’nin ilki olan ‘Öteki Kışın Kitabı’ ile 2013 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne, 2014 yılında yayımlanan ‘Beni Unutma Dörtlemesi’nin ilk kitabı ‘Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü’ adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü.

    ÜÇ ÖLÜ BALIK
    Ürünlerini ikileme, üçleme, dörtleme halinde bir araya getirmekle birlikte her kitap kendi içinde bütünlüğe sahip. ‘Beni Unutma Dörtlemesi’nin ikinci kitabı olan ‘Balık Boğulması’ romanıyla dörtlemenin ilk kitabı arasındaki ilişki temalar ve birkaç karakter adı üzerinden kurulmuş.
    Bora Abdo, romanın ilk cümlesinde olayların farklı bir evrende seyredeceğinin altını çiziyor: “Bilecik Vapur İskelesi’ne tam cepheden bakan ama onu görmeyen bir bina. Üç katlı. Çatısı kargaların açılmış kanatlarının karalığıyla kaplı, dış cephesi gri boyalı bu devlet hastanesinin son katındaki odasında Müşfik, duvarda, pencerenin camlarından yansıyan yer yer koyu gölgelere sarılı ceviz ağacını seyrediyor ve gözkapaklarını açmaya çalışıyordu.”
    Denize sırtını dönmüş hastane binası Ayfer Tunç’un ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Tarihi’ romanına bir göndermedir belki de. Ancak hikâyenin bundan sonrasında Tunç’un keskin mizahı, yerini Abdo’nun koyu karanlığına bırakıyor. Öğreniyoruz ki Müşfik otelin çatısından atlayarak intihar etmiş, ölmemiş ama bir aydır kendisine gelememiş. Hemen karşısındaki yatakta ise o sabah ölmüş genç bir kızın cesedi yatıyor; Behice’nin...
    Hastaneye nasıl geldiği ya da kimin tarafından getirildiği bilinmeyen genç kız için başlatılan polis soruşturması ilerledikçe romanın diğer karakterleri de sahneye çıkıyorlar. Ve roman her birinin birbirinden tuhaf -aslında travmatik- hikâyesiyle farklı kollardan akmaya başlıyor. Sona gelindiğinde bütün kollar aynı denizde buluşacak, geçmişin sırları ortaya dökülse bile kanayan yaralara merhem olmayacak. Çünkü varoluşsal sorunlarla boğuşan roman kişilerinin yaraları çok daha derin bir yerlerde.
    “Deniz, sularının bulanıklığı gibi çoğu zaman zihnimizi de karıştırdı. Herkes biliyordu orada deniz olduğunu, vapurlar, iskeleler, çımacılar, çarkçıbaşılar ve kaptanlar olduğunu, herkes sarılı mavili vapurlara binip bir yerlere gidiyordu ama o boğulan balıklar, insanların şehirde deniz olup olmadığına alışmalarını geciktiriyor ve sakatlıyordu. Görüyorduk onu aslında oradaydı ama gerçekle hayallerimiz hep birbirine karışıyordu. Özellikle bizim hikâyemizde. Şehir, bu denize ve ülkenin başka göllerinden ve denizlerinden getirilmiş balıkların boğulmasına tam anlamıyla alıştıysa da bazılarımız bunu idrak edemedi. Ve işin en korkuncu, idrak edemeyenlerin bunu herkesten fazla kabullenmesiydi.”

    FARKLI BİR GERÇEKLİK
    Deniz getirilmiş Bilecik kenti, vapurlar, iskeleler, tayfalar, boğulan balıklar, ölü balık toplayıcıları, dağ başındaki intihar mekânı ve benzer motifler fantastik bir evreni çağrıştırabilir. Ne var ki ‘Balık Boğulması’ fantastik bir anlatı değil. Bir tanım yapmak gerekirse eğer Bora Abdo’nun gerçeküstücü bir anlatıma yaklaştığı söylenebilir. Tam da akımın babası Andre Breton’un söylediği gibi: “Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır”.
    Klostrofobik mekânları, tuhaf karakterleri, yer yer irkilten hatta tiksindiren sahneleriyle gerçekten de bir rüyanın daha doğrusu bir karabasanın içindeymiş duygusu yaratıyor ‘Balık Boğulması’. Hiç kuşku yok ki bütün bunlar daha derin anlamlara açılan metaforlar. Metaforların çağrışımlı ve oyuncaklı yapısıyla her okuyucu farklı anlamlara ulaşabilir. Birbirine zıt anlamlardan söz etmiyorum. ‘Balık Boğulması’ kendi tüketilebilirliğinin sınırlarını diliyle çizebiliyor. Bu gerçeküstü dünyadan gerçeğe, boş umutlara dönmenize izin vermiyor. Kötülüğü ve acıyı hissettiren, konusu ile bütünleşen, roman karakterlerinin yaralarını sergileyen ve toplumun ortak dertlerini yakalayan bir dilden söz ediyorum:
    “Neden biz bu kadar birbirimize benziyoruz baba? Hepimiz iç içe yaşadık diye mi? Behice, onun sürekli kesnok diyen babası, sen, ben, annem, o orospu çocuğu çarkçıbaşı, hastabakıcı, polis memuru, hemşire sanki onarılamayacak olduğumuzu bildiğimiz için mi sürekli bozup duruyoruz birbirimizi? Ben, hepimizi anlıyorum. İnsanlar, benzerlerine acı çektiriyorlar. Öbür mutlu insanlara hiç değmiyoruz nedense. Nerede terk edilmiş bir yaralı var, gidip ona çekiyoruz bıçağımızı, ne tepki vereceğini adımız gibi biliyoruz çünkü, kaçmayacağını, bıçağın üzerine üzerine yürüyeceğini biliyoruz, çünkü o da bıçağı tutan eli biliyor, saplayacağını biliyor, zaten katlanamadığımız bu dünyayı daha da dar ediyoruz birbirimize. Başkalarına gücümüz yetmiyor, pısırığız”...

    KENDİ DİL EVRENİNİ YARATMIŞ
    İnsani acılarla yoğrulmuş bir hikâye okumak kolay değildir. Bora Abdo bu zorluğu diliyle aşıyor. Edebiyatımızda giderek önemini yitiren “Nasıl anlatmalı?” sorusunu kendi dil evrenini yaratarak yanıtlamış. Böylelikle tasvir ettiği en karanlık ve tiksindirici sahneler bile duygusal ağırlıklarını korumakla birlikte edebiyat hazzı alarak okunabiliyor.
    Metaforlardan, gerçeküstü motiflerden, çoklu anlam katlarından söz ettik. Öyleyse ‘kapalı’ bir metin olduğu düşüncesine kapılabilirsiniz. Kapalı değil ama okuyucu katılımı bekleyen bir anlatı. Metnin anlamlarının, belki de yazarın kendisinin bile farkına varmadığı anlamların açılması için okuyucuyu katılmaya davet ediyor Abdo. Tıpkı ‘Balık Boğulması’nda geçen şu diyalogda olduğu gibi:
    “Boyacı, ‘Anlattıkların çok karışık, üstü çok örtük, ama yine de bazılarını anlayabiliyorum’ derdi. ‘Sadece ikimiz arasında bir bağ kurmak için bu denli karışık ve kapalı anlatıyorum’ derdim. ‘Sen anlattıklarımı sahiplenip başka yerlerde sözünü etme diye. Bu kadar kolay yutma diye. Eğer olacaksa ikimizin arasında acıdan bir sezgi, büyüyecekse dinlediklerinin bütün sesleri, sadece bu şekilde anlatmayı becerebildiğim için değil, bu şekilde ancak anlatırsam ikimizin arasında, yalnız ikimizin arasında yaşayacaktır diye. Karmaşık ve üstü örtük olsa da anlattıklarımı sokaklarda alnında gezdiremeyesin diye. Anlamıyor musun, her şeyin olmaya çalışıyorum senin. Benim sana anlattıklarımda kendinden bir şeyler bulamayasın diye bu kadar kapalı anlatıyorum ben’.”
    Mutlaka okuyun ‘Balık Boğulması’nı; olmayan bir denizde kendimizi boğmayı nasıl başardığımızı, olmayan bir denizde boğulmayı neden hak ettiğimizi, olmayan bir denizi nasıl gördüğümüzü ya da şehrin ortasındaki koca denizi neden göremediğimizi sorgulamak için Bora Abdo’nun Bilecik’ini mutlaka ziyaret edin...

    BALIK BOĞULMASI Bilecik’e deniz gelmiş
    BENİ UNUTMA DÖRTLEMESİ II
    Bora Abdo
    Doğan Kitap, 2017
    192 sayfa, 17 TL.

    Etiketler: Kitapsanat
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı