Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Berlin Duvarı ile birlikte yıkılanlar...

Bir gazetecide, özellikle “uluslararası ilişkiler” alanında çalışıyorsa “tarihe tanıklık” edebilmek iflah olmaz, hastalık derecesinde bir tutkudur ve bunu öyle gazeteci olmayanlar bilmez de, anlayamaz da.

Örneğin ben ömrümün önemli bir bölümünü Irak’ta Saddam rejiminin yıkılması üzerine kurgulamıştım ve o nedenle Bağdat’ın merkezinde Saddam Hüseyin heykelinin yıkıldığı o anda orada bulunamadığım için hayıflanmıştım. Irak’taki gelişmeler zamana yayıldığı ve ben Saddam’ın devrilmesinden çok kısa bir süre Bağdat’a ve Irak’a defalarca gidip, “yeni tarihin inşa süreci”ni yerinden, aktörlerini tanıyarak izleyebildiğim için, içimde o güne ilişkin bir ukde kalmadı.

Hayatımın –bir çok birey ve toplumun ve ülkenin- büyük olayı Berlin Duvarı’nın yıkılmasıydı ve ben işte o ana, Türkiye’den gelerek “tarihe tanıklık” eden tek Türk gazetecisiydim.

Berlin Duvarı’nın asıl yıkılış tarihi, benim orada “tarihe tanıklık” etmemden bir gece olmasına rağmen, Berlinlilerin ezici çoğunluğu açısından “gerçek yıkılış”, bir sonraki gece, benim de “tarihe tanıklık” noktasında, yerinde bulunduğum gece idi.

***         ***       ***

Berlin Duvarı’nın en başında fiziki anlamda yıkılmadı. Doğu Alman rejiminin karşılıklı geçiş serbestisi ilan ettiği 9 Kasım sabaha karşı, karardan haberdar olan Doğu Berlinliler, Batı’ya; Batı Berlinliler Doğu’ya geçtiler.

Ama hem haber “inanılmaz” cinstendi, hem de o kadar geç saatte duyulmuştu ki, pek az kişi o “tarihi anı” yaşayabildiler. Mesele Murat Belge, o gece Batı Berlin’deymiş ve olaydan ertesi sabah herkes gibi haberdar olabilmiş.

Ben, Berlin’de bir ay kadar önce, üstelik Doğu’da bulunmuştum ve Batı Berlin deneyimim bir-iki saati geçmemişti. Ertesi sabah haber patladığı vakit, büyük bir şans eseri o gün İstanbul’dan Doğu Berlin’in Schönefeld havaalanına uçak seferi vardı ve benim Ankara’daki Doğu Almanya Büyükelçiliği’nden vize almam ile Doğu Berlin’e konabilmem birkaç saati aldı.

Bundan 20 yıl önce Doğu-Batı Berlin arasında geçişlerin serbest kaldığı, onbinlerce Berlinlinin ilk kez karşılıklı aktığı o gece, 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, önce Glienicke Köprüsü’nün üzerinden Potsdam’dan Batı’ya Wannsee’ye binlerce Doğu Alman ile geçtiğimi hatırlıyorum. Sonra Charlie’s Checkpoint’ten gerisin geriye, bu kez bazıları Berlin’in tarihi kesimine hayatlarında ilk kez geçen Batılılarla birlikte geçerek döndüm.

Aynı gece iki yöne defalarca geçtim, gittim geldim. Doğu’dan Chaussee Strasse’den Batı’ya Reinickendorfer Strasse’ye, Batı’dan gerisin geriye Tiergarten’dan Doğu’daki Mitte’ye, kaldığım tarihi semt Pankow’a.

Doğu Berlinliler ya her an yolda kalacak duygusu veren küçücük Trebi marka arabalarıyla veya yaya geçiyorlardı. Sırtlarında genellikle gri renkli anoraklar. Batı Berlin’de özellikle, şehrin o yakasının sembolü Kurfürstendamm’daki o yıkık kilisenin, Gedaechtniskirche’nin önünde Doğu’dan gelen hemşehrileri için çorba çadırları kurulmuştu. Önünde uzun kuyruklar.

Pek “aşağılayıcı” bir manzara gibi görünmüştü gözüme. Bir an önce gözüme daha mütevazi ama daha insancıl ve üstelik tarihi mekanlarla dolu Doğu Berlin’e dönme isteği uyanmıştı.

Ancak, Branderburg Kapısı’nın önüne gecenin o iç titreten soğuğunda çoluk çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek Batı Berlinlilerin, Doğulu hemşehrileriyle birlikte yığılıp, Doğu yönünü görmek için nöbetçilerin tedirgin bakışları arasında Duvar tırmanmalarını izlemek de çok çarpıcı gelmişti bana.

Ben Duvar’a tırmanmadım hiç. Nasıl olsa az sonra o yöne, Doğu’ya dönecek ve orada kalacaktım. Fakat o gece orada müthiş bir “özgürlük patlaması”na tanık olduğumun farkındaydım. O gece içimden Almanlar’a yönelik sevgi duyguları uyandığını da hatırlıyorum. Almanların şahsında özgür insanlara.

Komünist rejimin, gençlik hayallerimizin tam zıddına nasıl amansız, insanoğlunun ruhunu boğazlayan bir baskı rejimi olduğunu o gece, her geceden, herhangi bir kitapta sayfalar boyu okuyacağımdan, saatler boyu kurbanlarımdan dinleyeceğimden daha güçlü bir şekilde anladım. Gördüm.

***              ***                  ***

Duvar, sonra fiziki olarak da yıkıldı. O günleri yaşamayanların anlaması zor. Geçen yıl Berlin’de yanımdaki arkadaşlarıma artık olmayan Duvar’ı, düz asfalt caddelerin üzerinde yürüyerek anlatıyordum. Pek iyi anlamıyorlardı tabiatı ile...

Berlin Duvarı’nın o “fiili yıkılış” gecesi, Soğuk Savaş’ın sona erdiğini ilan ediyordu. Kısa süre sonra, o gecenin, bir de 20. Yüzyıl’ın sona erdiği gece olduğunu anlayacak, öğrenecektik.

Bizler bu dünyaya gözümüzü Soğuk Savaş’ın başlangıç dönemlerinde açtık. Ömrümüzün önemli bir dönemi Soğuk Savaş içinde geçti. Bir “dünya savaşı” olan ve yarım yüzyıl sürmüş bir Soğuk Savaş’ın sona ermesinin, iki yıl içinde koca Sovyetler Birliği’nin sosyalist sistemle birlikte çöküşünün nasıl yepyeni bir dünya yaratacağını anlayabilmemiz pek kolay değildi.

Çoğumuz da anlayamadı zaten.

Anlasak da yeninin ne olduğunu doğru tanımlamamız, ona ayak uydurabilmemiz kolay değildi.

Çoğumuzun durumu da bu oldu zaten.

Yüzyıllar boyu hiçbir kuşak, bizim kuşaklar kadar, ancak bir kaç yüzyıla sığabilecek gelişme ve değişimi çok kısa zaman dilimleri içinde yaşamadılar.

Hatalarımız anlayışla karşılanabilir.

Yüzyıllar boyu hiçbir kuşak da bizimkiler kadar donanımlı olamaz.

Berlin’de 9-10-11 Kasım 1989’da sabaha karşı olduğumuz yerde değiliz. Oraları artık yok bile.

10 Kasım 1938’de hiç kalamayız. İnsan görmediği, yaşamadığı şeyi özleyemez de...

X