Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bencil bir erkek

Son sevgilisinden olan oğlu o öldüğünde on bir yaşındaydı.<br><br>Çocuk büyüdüğünde, pek de tanımadığı babasının nasıl biri olduğunu merak etmiş ve babası hakkında bir belgesel yapmaya karar vermişti.

Kameraya bakarak ağlayan yaşlı kadın babasının ilk sevgilisiydi, annesinden "önceki" kadındı.

Sonra çocuk kamerayı kendi annesine çeviriyordu.


Kadın seksen yaşlarındaydı - Onu ben terk ettim, dedi. Sonra gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı, hıçkırmıyor, içini çekmiyor hatta yüzünün ifadesi de pek değişmiyordu, neredeyse ağladığının farkına varmadan ağlıyordu.

- Ama onu isteyerek bırakmadım, diye ekledi.

Sesi ilk kez bu cümleyi söylerken titredi.

Ayrıldığı adam öleli otuz yıl olmuştu.

Ama seksenine yaklaşan kadın o adamdan ve ayrılıktan söz ederken hálá ağlıyordu.

Ve terk ettiği o adamdan sonra bir daha hiçbir erkekle birlikte olmamıştı.

Başka biriyle evli olan o eski sevgiliden doğurduğu kızını yetiştirmişti.

Mimar olan bu yaşlı kadın, kamerayı yüzüne doğru tutan genç delikanlıya o adama böyle ölümünden otuz yıl sonra bile sürecek bir tutkuyla bağlı olduğunu anlatmaya bile çalışmıyordu.

Anlamayacağına emin gibiydi.

Anlaşılması da gerçekten zordu.

Kadının aşık olduğu adamın yüzünde çocukken geçirdiği bir kaza nedeniyle beyaz lekeler vardı. Saçları darmadağınıktı. Kısa boyluydu. Sesi etkileyici değildi.

Altı yaşında ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etmiş, sınıf arkadaşları kendisiyle "yaralı yüz" diye alay ettiklerinden bütün eğitim hayatı boyunca okulun dışında son zili bekleyip ancak zil çaldıktan sonra içeri girmiş, kimseyle arkadaşlık kurmamıştı.

Küçük yaşlarında piyano çalmayı öğrenmiş, bir yandan okula giderken bir yandan da sessiz sinemalarda piyano çalmıştı.

Bir gün zengince bir kadın ona bir piyano hediye etmişti.

Ama piyanoyu küçük odasına sokunca yatağa yer kalmıyordu.

O da, yatağını atmış, yıllarca piyanonun üstünde yatmıştı.

Sonra mimari okumuş, üniversitede tanıştığı olağanüstü güzel bir kızla evlenmişti.

Hayatı boyunca da o kadından ayrılmamıştı.

Ellili yaşlarına gelene kadar kendine bir mimari stil bulamamıştı.

Sonra bir gün Avrupa’ya gitmiş ve "eski eserlerin çağdaş bir yorumla mimariye yansıtılması gerektiğine" karar vermişti.

Biraz da huysuzluğu yüzünden çok az bina yapabilmişti.

Adı Louis Kahn’dı.

Ve, yirminci yüzyılın en büyük mimarlarından biri kabul ediliyordu.

Ellili yaşlarının sonunda, hálá kendisi için ağlayan bu kadınla tanışıp ondan bir çocuk yapmıştı.

Altmış yaşını geçtiğinde başka genç bir mimar kadınla tanışıp ondan da bir çocuk sahibi olmuştu.

Karısı da bu iki kadın da birbirlerinden haberdardı.

Üçü de birbirlerinden nefret ediyorlar ve aynı adamı aynı tutkuyla seviyorlardı.

Kahn yetmiş yaşlarını geçtiğinde Hindistan’dan bir davet almış ve orada büyük bir projeyi gerçekleştirmek için uğraşmaya başlamıştı.

Hindistan’a yaptığı bir ziyaretten döndüğünün ertesi günü New York’ta bir tren istasyonunun tuvaletinde kalp krizi geçirip öldü.

Üstünden çıkan pasaportundaki adres bölümü karalanmıştı.

Adresini niye karaladığını kimse anlamadı.

Adresi belli olmadığı için polis üç gün boyunca, geçen yüzyılın en büyük mimarlarından birinin yakınlarını bulmak için uğraştı.

Son sevgilisinden olan oğlu o öldüğünde on bir yaşındaydı.

Küçük yaşta kaybettiği babasını çocukluğunda da zaten çok az görmüştü.

Babası, onların ziyaretine çok az gelmişti.

Çocuk büyüdüğünde, pek de tanımadığı babasının nasıl biri olduğunu merak etmiş ve babası hakkında bir belgesel yapmaya karar vermişti.

Kameraya bakarak ağlayan yaşlı kadın babasının ilk sevgilisiydi, annesinden "önceki" kadındı.

Sonra çocuk kamerayı kendi annesine çeviriyordu.

Annesi de, Kahn öldükten sonra başka bir erkekle olmamıştı.

Çocuk annesine soruyordu.

- Anne niye başka birisiyle olmadın?

- Bilmiyorum, diyordu kadın ve soru tekrarlandığında sinirleniyordu.

Ve, kendine güvenen bir sesle bir iddiada bulunuyordu.

- O öldüğü gün aslında benimle yaşamak için buraya geliyordu... Artık benimle yaşamaya karar verdiği için pasaportundaki adresini karalamıştı.

Neredeyse şehvetle "bana gelecekti" dediği ve tutkuyla beklediği adam o sırada 74 yaşındaydı, kadın ise ancak kırklı yaşlarının başlarındaydı.

Çocuk teyzeleriyle de konuşuyordu.

- Annen hamile kaldığında bütün aile karşı çıktı... Ama annen kimseyi dinlemedi... Buralardan uzaklaşıp yalnız başına seni doğurdu.

Babasının mimari bürosunda çalışanlar ise ondan pek hoşlanmadıklarını saklamıyorlardı.

- Deli gibi çalışır, herkesi de çalıştırırdı, haşindi... Kadınlar konusunda çok ahlaklı biri değildi.

Sekreteri ise, kendisini seven bütün o kadınlar kendisini aradığında Kahn’ın odasına kapanıp, hepsine de "burada yok" dedirterek çalıştığını söylüyordu.

Bir mimar arkadaşı ise, "yeteneklerinden dolayı ona tahammül ederdik" diyordu.

- Nesine tahammül ederdiniz, diye soruyordu çocuk.

Adam da anlatıyordu.

- Bir keresinde bir projenin çizimini bitirmesi gerekiyordu ama o sırada bir seyahate gitmek zorundaydı... Çizimleri benim yapmamı istedi... Üç gün boyunca gece gündüz uyumadan çalıştım, çizimleri bitirdim... Bir gece yarısı telefonum çaldı, arayan senin babandı, yaptığın çizimler rezalet deyip telefonu kapattı.

Çocuk babasının verdiği mimari konferanslardan birinin de filmini bulmuştu.

Kahn, genç mimar adaylarına bina yapmayı anlatıyordu.

- Bir tuğlaya soracaksınız, ne istiyorsun, diye... O size burada bir kemer istiyorum diyecek... Siz ona, ama kemer yapmak pahalı olur diyeceksiniz... O size, hayır ben bir kemer istiyorum diyecek... O zaman tuğlayı dinleyeceksiniz... Kullandığınız bütün malzemeleri dinleyeceksiniz... Onları dinlemeden, onlarla konuşmadan bir bina yapamazsınız.

Tuğladan tutkuyla bahsediyordu.

Gençliğinde rakibi olan bir mimar ise ölümünün üstünden otuz yıl geçmiş olan Kahn’dan nefretle söz ediyordu.

- Senin baban hiçbir işe yaramazdı, önerileri anlamsızdı, çizdikleri de bir şeye benzemiyordu.

Onu sevenlerin deli gibi sevdiğini, nefret edenlerin de deli gibi nefret ettiğini görüyordunuz.

Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin insanlar onun hakkındaki duygularını unutamıyorlardı.

Huysuzdu, çirkindi, hoyrattı, bencildi, paraya aldırmadığı için neredeyse hep parasızdı, yalancıydı, sözlerini tutmazdı, sinirlendirici derecede ketumdu, hayatını nasıl yaşadığını kimse bilmezdi, işini insanlardan bile çok seven bir hali vardı.

Üstelik genç kadınlardan evlilik dışı çocuklar yaptığında yaşlıydı.

Ve, bu adamın hayatına giren bütün kadınlar bu adama kendilerinden ve geleceklerinden vazgeçecek ölçüde bağlandılar.

Onun için işlerinden, ailelerinden, yakınlarından vazgeçtiler.

Hep o gelecek diye beklediler.

Ve, aslında o hiçbirine gitmedi.

Bu kendinden ve işinden başka hiçbir şeyi sevmeyen çirkin adamı kadınlar niye bu kadar sevdi?

Kadınlara "nasıl bir erkek istersiniz" diye sorduğunuzda verecekleri cevaplarda sıralayacakları iyi özelliklerin neredeyse hiçbirine sahip olmayan bu adam onları, ölümünden otuz yıl sonra bile onun için ağlayacak kadar kuvvetli bir bağla nasıl kendine bağlıyordu.

Çekici olan neydi?

Zekası mı, yeteneği mi, bütün dünyayla dövüşmeyi göze alarak kendi istediğini kabul ettirmek için uğraşan inadı mı?

Mutsuzluğu mutluluğundan çok daha uzun süren bir hayata, kadınlar yalnızca büyük bir zekadan uzak kalmaya dayanamadıkları için razı olabilirler mi?

Zeka, bir eroin iğnesi gibi kadının etine bir kez saplandıktan sonra onda büyük bir bağımlılık yaratır mı?

Hangi kadınlar zekadan böylesine etkilenir?

Zekaya böylesine bağlanmak ancak zeki ve özel kadınların yapabileceği bir şey mi?

Otuz yıl önce ölen bencil bir adam için hálá ağlamak ve hálá onu tutkuyla hatırlamak birçok insana çok akılsızca gözükürken aslında bu acı bir zekanın işareti mi?

Ve, zeki ve özel bir kadın olmanın bedeli bu kadar ağır mı?

Ben ekranda ağlayan o kadının yüzüne baktım.

Kimsenin görmediği bir şeyi görmüş birinin bakışları vardı onda.

Sanki gördüğü şey onu diğer bütün insanlardan ayırmış, onu yüceltmiş, kimseyle paylaşmaya bile kıyamadığı bir başka aleme götürmüş ve onu zehirli bir acıyla yakmıştı.

Zeka, içinde cehennem ateşleri yanan bir cennet gibi almıştı onu içine, ne cenneti bırakabilmiş ne cehennemden kurtulabilmişti.

Ateşten her kaçmaya çalıştığında cennetin efsunlu kevser ırmaklarıyla karşılaşmıştı.

Sanırım bu yüzden, insan onu izlerken, bir kere daha hayata gelse gene aynı aşkı yaşamayı arzulayacağını düşünüyordu.

O ırmaktan bir kere daha içebilmek için her ateşin içinde yanmaya razı birinin bakışlarıydı onlar.

Zeki ve kederli birinin bakışları...
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI