"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Bence romantizm: Özge makarna yapıyor ben olta bağlıyorum

Ata Demirer... Seviyordum zaten. Tanıyınca daha da çok sevdim. Ve beni şaşırttı. “Amma da derin adammış!” dedirtti.

Bilmediği yok. Tıp diyorsun, tedavi anlatıyor; mübadele diyorsun, tarih anlatıyor; müzik diyorsun, Rebetiko üzerine konuşuyor; Çanakkale savaşı, Yavuz zırhlısı, savaş dokümanları, deniz, balık, Kuzey Ege havzası, tekne, kuşlar, Sait Faik, insülin direnci… Bir ara Mavi Jeans’in 'Hasan' modelinden söz etti, işte o zaman koptum. Meğer zayıf gösteren 'Hasan' diye bir pantolon varmış, son üç senesini onlarla idare etmiş, 'Eyyvah Eyvah'ları öyle çekmiş… Hayatının aşkı Özge’si, geleneklerine ve arkadaşlarına bağlılığı, hele benim de doktorum Haşmet Pamuk’un en yakın arkadaşı olduğunu öğrenince hayranlığım iyice arttı. Yeni filmi için “Berlin Kaplan’ını izle yorum yaz” da “Şahane oldu, ortalığı kasıp kavuracak” da demedi. Her şeyi oluruna bırakmış, güzel bir deniz adamı o. Rüzgar, onu hep iyi yerlere atacaktır. Gerçekten kahkahalar içinde yaptık bu röportajı, Zeynel Abidin de fotoğraflarımızı çekerken çok eğlendi…/images/100/0x0/55ea4c21f018fbb8f876b6d4

EVDE OTURUYORUM CEPTE BİR LİRA YOK TELEFON ÇALDI

Kaç yıldır hayatımızdasın?

- 99’dan beri.

Bir müzisyen olarak da çıkabilirdin karşımıza…

- Tabii tabii. Konservatuvar terkim. Oysa sevdalıydım müziğe. Lisedeyken Bursa’da çalmadığım pavyon kalmamıştı. Ama vardır böyle keskin dönüşlerim…

Niye ayrıldın?

- Çünkü içimde başka bir adamın yaşadığını fark ettim. Okulda sürekli bana taklit yaptırırlardı. Sadece öğrenciler değil. Batı Müziği hocası, “Şu Türk sanat müziği hocasının bir taklidini yapsana” derdi. O sayede sınıf geçerdim. Bayağı komediden ekmek yemeğe başlamıştım. Rahmetli Gökhan Semiz vardır Vitamin grubundan, bir gün dedi ki, “Oğlum sen komik herifsin. Gel işte biz bir barda çıkıyoruz, programın arasında şu bize anlattığın hikayeleri bir 10 dakika döktürüver…”

E ne yaptın?

- Yaptım. İşte o zaman bunun benim yolum olduğun anladım.

Yaş kaç?

- 23... Ertesi gün uyandım, bar bar gezdim. “Sizde gösteri yapabilir miyim?” diye. Kimse de tık yok. Ortaköy’de de bir müzisyen arkadaşım çıkıyordu, “Gel moruk burada yap” dedi, patron tanıdıkmış. Ben de gösterimi videoya çekmek istiyorum ki Leman’a götüreyim Cem Yılmaz öyle parladı ya…

Ne oldu? Yapabildin mi peki?

- Işık mışık hak getire. Gittim gümüşçülerden bir masa üstü ışığı buldum, içki içen adamların masasına koydum, fiş yetmedi, üçlü priz taktım. Altından girdim, üstünden çıktım, o videoyu çektim, sonra da bantı kapıp, Leman’a gittim. Birileri, “Tamam ver bakalım bandını, yönetimle konuşurum ben” dedi. Altı ay geçti ses yok, kıvranıyorum. Yine aradım, “Olmuyor ya, Cem’den sonra kimseyi denemek istemiyorlarmış!” dedi. Kös kös, “Ben o zaman geri alayım video bandımı” dedim. Bir sessizlik oldu, “Ben seni birazdan arayacağım abi” dedi ve aradı: “Seni deneyecekler, iki saat gel” demesin mi? Meğer bu bandı kaybetmiş, o suçlulukla herkesin ikna etmiş: “Bir çıksın da kurtulalım…” diye.

Sonuç?

- Çatır çatır bütün numaralarımı yaptım beğendiler ve Leman’a başladım. Tabii orada Cem Yılmaz kadar tutunman, patlaman mümkün değil, ben kendi dilimde ötüyorum, taklitler yapıyorum, hikayeler anlatıyorum. Bir seyircim oldu. Oradan televizyonlar çağırdı, BKM ile ilişkilerim başladı. Ama araya askerlik girdi. Sonra pısss. Ve işte Tanrı’nın parmağının değdiği an. Evde oturuyorum, cepte bir lira yok, Leman dönemlerinin üzerinden iki sene geçmiş, artık o enerjiyi de kaybetmişim, seyirciyi de tüketmişim, Star’dan bir telefon. Ekrem Çatay! Hayatımdaki önemli insanlardan biri. “Seni duyduk, şakalar, komiklikler yapıyormuşsun” dedi, “Evet” dedim, “Bize televizyona şov yapar mısın?” Yaptım ve bir anda kitleler beni tanımaya başladı. Resmen rüya sekansı yaşadım! Ardından stand-up’lar, onu takip eden yıllarda 'Avrupa Yakası'. O diziyle başka bir noktaya taşındım, derken 'Eyyvah, Eyvah'lar. Ve bugünlere geldik. Şimdi bir filmle daha karşınızdayım: 'Berlin Kaplanı'…

Sence sendeki şeytan tüyü ne?

- Göstereyim mi?

Göster…

- (Kolunu sıvıyor, sol kolunun üst tarafında gerçekten de uzun bir tüy var, sarı-siyah!) İşte benim şeytan tüyüm!

Neden hepimiz seni seviyoruz?

- Sevmeyen de vardır. Ama ben işimi, içimden geldiği gibi yapıyorum.

Kendine özgü bir tarzın var. Kimselere benzememek için özel bir gayret sarf ediyor musun?

- Aslında bende bir de müzisyenlik damarı var, bu da beraberinde biraz içki getiriyor, meyhane kültürü getiriyor, deniz sevgisi getiriyor. Benim yaşadığım hayat neyse, yaptığım mizah da o. Ben gerçekten inandığım şeyleri söylüyorum. Yaptığım taklitlere de inanıyorum. Anlattığım o şişman hikayelerine de. Hüseyin Badem tiplemesine de, Niyazi’ye de. Ben, beni heyecanlandırmayan hiçbir şeyi yapmıyorum, ortada bir başarı varsa tek sebebi budur. /images/100/0x0/55ea4c21f018fbb8f876b6d6

Duruşunda paraya önem vermeyen bir hava var. Gerçekten öyle misin, yoksa ben mi uyduruyorum?

-  Yok uydurmuyorsun, bunca yıl kazandığım paraları birkaç şeye yatırdım zaten. Denize mesela. Balıkçı teknesi yaptırdım kendime. Sonra kuş merakım var. Ötücü kuşlar satın alıyorum. Kanarya, saka... Sesleri seviyorum. Seyahat, iyi şarap, yemek- içmek. Onun dışında ne altın saatler alırım ne de  Harvey’den giyinirim; umurumda olmaz...

Araba-maraba?

- Kullanmayı bilmiyorum ki. Vespam var. 'Eyyvah Eyvah 2'deki vespa.

Teknen nerede durur?

- Kışın Ataköy’de çünkü Bozcaada’da sert fırtına oluyor. Havalar ısınınca kendim götürüyorum. Kaptan filan yok. Bir abim var: Kurtuluş Abi, meyhaneci. Onu çağırıyorum, beraber gidiyoruz. İkimiz takılıyoruz. Ama artık Özge de var kadroda. Özge süper denizci. 'Makine' diyorum ona. Çünkü sörf- mörf yapmış, yelken de biliyor. Düğüm atmayı filan da hemen öğrendi, aynı zamanda dalgıç. Bir kişi daha koyduk anlayacağın teknenin personeline. Çok meraklı. Çok atletik. Yakında kaptanlık tahtımız da sarsılacak. Dansçı bir aileden geldiği için bütün hassasiyeti, dengeyi biliyor. Benim gibi bir kazulete göre çok daha esnek.

Hayat sizin için şu mu: “Sekiz ay çalışırım, şahane işler yaparım, dört ay teknede yatarım…”

- Teknede de çalışıyorum, filmleri teknede yazıyorum. Ama evet, genel olarak böyle bakıyorum hayata. Denizde çok yaz geçirdim. Necati (Akpınar) Abi’yi çok delirttim. “Oğlum iş var, yaşlanınca böyle takılırsın” dedi. Ama iyi ki yaşamışım. Tüm o yaşadıklarım bana 'Eyyvah Eyvah'ları yazdırdı. Hani 'Eyyvah Eyvah 1’in açılışında, geminin altında kalma sahnesi var ya, Çanakkale’de sabaha karşı beşte kendi teknemde bire bir yaşadım. Klarnet çalarak oturak alemi çok yaptım. Hüseyin Badem’i orada tanıdım ben. Hikayeler, yaşanmışlıklardan çıkıyor.

Sadece yapmak istediğin şeyleri yapmak gibi bir lüks yaşıyorsun yani… /images/100/0x0/55ea4c21f018fbb8f876b6d8

- Bu yüzden de her gün “Allah’ım bunu elimden alma!” diyor, şükrediyorum. Hayallerimi gerçekleştirme fırsatı veren bir mesleğim var. “Çocukluğumla ilgili bir şey yazacağım” dedim; oturdum 'Berlin Kaplanı'nı yazdım. Hiç unutmuyorum, 'Eyyvah Eyvah'ı yazmaya başladığımda şehirden çok sıkılmıştım, Bozcaada’yı, orada rakı içmeyi özlemiştim. Birden Geyikli’de sabah, tekne, ben klarnet çalıyorum, tak kurdum hikayeyi! Bir yandan da oralara gitmiş gibi oldum. Edebiyatın nimetlerinden de faydalandım. Benim hayatımda olmazsa olmaz birkaç edebiyatçı var: Sait Faik, Cevat Şakir, Sabahattin Ali gibi. Bedri Rahmi’nin eserlerine de meraklıyım, tüm bunlar beni çok besledi. Öyle bir çocukluktan geliyorum. Mudanya’da büyüdüm. Hep Marmara’yı gözledim. Bir tarafım hep balıkçı oldu benim. Zaten insanlara da bunları anlatıyorum. Aslında biraz Alaturka ve eski kafalı bir adamım.

Bozcaada’yı bu kadar sevmenin özel bir sebebi var mı?

- Tüm Kuzey Ege havzasının benim için özel bir durumu var. Balık avlamayı da çok seviyorum. Cem Boyner kadar olmasa da avcılığa meraklıyım! Ama tabii kefal bizimki, bufalo değil! Kefali omzumdan vurdum, kefal şöyle bir kılçığının üzerinde kuma çöktü, o sırada onu bir balıkçı, kamışıyla yakalamasın mı? Dedim ki “Muarrem sıçtık!” Neyse ki getirdi bir barbun, afiyetle yedik içtik, bu hatıramı da unutamam!

ARTIK BAŞKA BİR FİZİĞE İHTİYACIM VAR, KİLO VERİYORUM

Hep mi tombiktin?

- Ben tosuncuk doğanlardanım. Hayat boyu da yoyo gibi kilo alıp verdim.

Sibel Can sendromu olduğu doğru yani…

- Tabii, onu söylerken gayet samimiydim. Aslında bütün şişmanlar öyledir, alır verirler. Ama artık çok yoruldum. Biraz uzaklaşmak istiyorum kilolardan. Çünkü artık başka bir fiziğe ihtiyacım var. Yeterince bu fizikle iş yaptım ve ben sinemaya acayip sevdalıyım. Başka adamlar, başka karakterler oynamak istiyorum. Bir de en önemlisi sağlıklı olmak istiyorum.

Ama kilo vermişsin…

- Evet, 10 kilo. Diyeceksin ki, “Neden filmden önce vermedin?” Tabii ki normali filmden önce vermekti ama ben Türküm abi, tersini /images/100/0x0/55ea4c21f018fbb8f876b6dayaptım! Film bitti baktım facia bir görüntü var, “Bu ne lan!” dedim, kilo veriyorum şimdi…

Ne yapıyorsun?

- Haftada üç gün boks yapıyorum. Ve sağlıklı besleniyorum. Ben de insülin direnci vardı. Şişmanlar önce bunu kontrol ettirsin. Yanlış diyetlerden yıllar içinde oluşmuş. Ne yersem yiyeyim, hemen karnım acıkıyordu. Sürekli yiyordum. Ama bunun da sonu yok, hep obez, daha da obez. Bütün obezler bir yerde durmak zorunda. Durmayanı zaten kamyonla çıkarıyorlar evden.

“Şişman mutludur” palavra mı?

- Önde gideni! Yok öyle bir şey. Bana diyorlar ki, “Neden sahnede şişman şakaları anlatıyorsun?” Çünkü mutsuzluğumu yok etmiş oluyorum, anlattığımda rahatlıyorum. Benim en yakın arkadaşlarım doktor. Niyeyse öyle denk geldi. Murat ve Haşmet Pamuk. İkisi de beni tıbbi olarak kıstıramadılar. Hep onlarla yedim içtim, sonunda Haşmet kıstırdı. “Bir gel bakalım” dedi. Artık işin şakasının yapılacak durumu kalmamıştı. Durum el atmak gerekiyordu. Attık. Karbonhidratlardan ve şekerden uzak duruyorum ve egzersiz yapıyorum, durum bundan ibaret, zaten hemen kilo vermeye başlıyor insan.

KORKMAK NE KELİME! ÜÇ BUÇUK ATIYORUM!

Gelelim 'Berlin Kaplanı'na. Niye yeni bir tipleme? 'Eyvah Eyvah'lar çok sevildi, üçüncüsünü çekebilirdin…

- E o zaman da “Kendini tekrarlamaktan sıkılmadın mı?” diye sorardın! Yeni bir şey yapmak istedim. Hüseyin Badem’i seviyorum ama üzerime yapışsın istemedim. Yine yaparız, zamanı var ama şimdi Ayhan Kaplan’la tanıştırayım seni…

Ya evet, o nereden çıktı?

- Çocukluğumdan! Bu yeni film, bir Bursa filmi. Çocukluğumla ilgili bir öykü. Ben dede merkezli bir ailede büyüdüm. Kendi ailemi yazmak istedim, öyle bir dünya kurdum.  Almanya’da yaşayan akrabalardan biri hikayenin içine girecek. İki paralel öykü anlayacağım. Yazmaya başladım. Ama hikayenin Almanya kısmı daha çok hoşuma gitmeye başladı. Ve yazar kıskançlığı denen şey oldu, 40 yaşındaki enişteyi oynayacağım yerde, o Almanya’dan gelen tipi oynamak istedim. “Bu adam ne olsun, ne olsun, dönerci mi, şarkıcı mı?” derken, televizyonda bir boks maçı gördüm. “Boksör olsun ya!” dedim, bana yakışır.

Peki Almanya sana yabancı değil mi?/images/100/0x0/55ea4c21f018fbb8f876b6dc

- Yooo ben Almanya’da 160'a yakın gösteri yaptım. Ve işin güzel yanı, filmin ilk sahnesinde oynayan arkadaş benim oradaki korumamdı. İsmi Ayhan, karakter de adını ondan alıyor. Ben Almanya’da Ayhan’a emanettim. Aynı zamanda Avrupa kick boks şampiyonu. Aradım Ayhan’ı “Bir boksörü oynamak istiyorum, bana yardımcı olur musun?” dedim, “Ayıp ettin sen benim kardeşimsin!” dedi. Gittim bir-iki ay birlikte kaldık. Beni o dünyalara soktu. Hem de boks çalıştırdı. Karakter son halini onun yanında aldı. Onun aksanını da dinledim bu arada.

Seni en çok ne yakaladı bu karakterde?

- İyi insan. İyi çocuk. Ben bir türlü kötüyü yazamıyorum kendime. Oysa, kötü daha komiktir. Bunun Hüseyin’den bir farkı var, o da Alman disiplini denilen şey. Bunun prensipleri var. Bu da onu komik hale getiriyor. Mesela ben burada sigara içiyorum, Ayhan Kaplan’ı dövsen içmez der ki, “Berlin’de yasak. Başın belaya girer 50 Euro ödersin. Burada içilmez!” Böyle bir adam.

Ayhan tamam, Kaplan ne alaka?

- Çok büyük bir aile, Almanya’da döner zincirleri var, geçmiş turnede benim sporsorumdu. Onların soyadlarını aldım, Ayhan’a ekledim, tınısı güzel oldu. Hüseyin Badem’e gelince... Hüseyin benim arkadaşımın oğluydu. Badem de bize temizliğe gelen teyzenin soyadı. Onları birleştirdim. Bayılıyorum böyle kelime oyunlarına.

Filmin ne kadarını Berlin’de, ne kadarını Türkiye’de çektiniz?

- Dört hafta Berlin’de, altı hafta Türkiye’de.

Korkmuyor musun “Ya tutmazsa?” filan diye…

- Korkmak ne kelime! Üç buçuk atıyorum! Ama korkunun ecele faydası yok. İcabında, başarısızlığı tatmak da iyi gelir diye düşünüyorum. Zıplamak için iyi olabilir. Hayatta zaten sonuçta hepimiz Hakk'ın rahmetine kavuşuyoruz bir gün, bu aslında hepimizin başarısız olduğunu gösteriyor! Gerçek başarı, yaşamaya çalışmak, öyle değil mi? Bu da benim yaşam mücadelem. Başarısız olsam ne olacak? İki sene film yapmam, ağlarım otururum barlarda, köşelerde. Sonra o gazla daha da güzelini yazarım. Önemli olan bunun için mücadele etmek…

Demek ki sen kendini doğurmak üzere olan kadın gibi hissediyorsun?

- Aynen! Belirsizlik acayip bir şeymiş. Yıpranmış vaziyetteyim! Deli ediyorum etrafımdakileri, en çok da Özge’yi ve annemi!

AŞK, DELİLİK HALİ GEÇTİKTEN SONRA GERİYE KALANDIR/images/100/0x0/55ea4c21f018fbb8f876b6de

Hepimiz Özge’yle seni çok yakıştırıyoruz…

- Dışarıdan nasıl görünüyoruz bilemem ama biz içeriden çok iyiyiz. Özge gerçek bir insan…

O ne demek?

- Karton değil demek. Sahicidir Özge. Pot da kırar. Korkmayacaksın pot kırandan. İçi dışı birdir. Güler de, ağlar da. Tepkisini görürsün yüzünde, bakışında, beden dilinde. Sevecendir, şefkatlidir. Çok güleriz birlikte. Kendimi şanslı hissediyorum, hayat arkadaşımı buldum ben.

Gerçek aşk diye bir şey var mı?

- Var. Gerçek aşk bitmeyen aşktır. Benim mesela deniz aşkım, doğa aşkım, zeytin ağacına olan aşkım bitmez. Sahne aşkım da. Bir insana duyulan aşk, bunlara göre ilk başta daha da hararetlidir, ben de öyle yaşarım. Elim ayağım kesilir, soğuk terler dökerim, konuşmam hızlanır, dilim kurur, saçmalarım, bunların hepsini yaşadım. Gerçekten Güzin Abla'lık oldum. “Niye böyle yaptı? Öyle dedi ama aslında böyle mi demek istedi?” Ama bu dönem geçtikten sonra, o insan, hala senin için 'kalıyorsa', her gördüğünde için açılıyorsa, gülümsüyorsan, tamamdır, o aşktır. Aşk, bence o delilik hali geçtikten sonra geriye kalan. “İlk günün heyecanı, kalp çarpıntısı kalmadı, geçti” gibi cümleler talihsiz cümleler bence. Kalan, seni heyecanlandırıyorsa aşktır.

Özge’nin hayatının aşkı olduğuna ne zaman ikna oldun?

- Geçen sene bu zamanlar. Tanışalı iki buçuk sene olmuştu. “Ben sensiz yaşayamam” tadını yakalamıştım.

Sen derdini, aşkını bir yıl anlatamayacak adam gibi duruyorsun…

- Var ya şişmanlar platoniğin Allah’ını bilir… De… O dönemleri geçtim artık ben. Ama dibine kadar yaşayarak geçtik. Küçük Emrah’ı köküne kadar hissetmiş adamım. Çünkü Arabesk filmleri çağının çocuklarıyız. Sokağın kenarından geçse bile, “Tamamdır, o da beni seviyor!” diye hiç tanımadığımız birine bile aşık olabilirdik yani. Şimdi Twitter'ler, Facebook'lar herkes çatır çatır birbirine ulaşıyor.

Kadınlarla ilişkilerin kısa mı sürer, uzun mu?

- Kısası da oldu, uzunu da. Issız şişman dönemlerim de oldu!

Ama Allah'tan, o dönemler geçti. Özge’yle siz nişanlandınız, her şey geleneksel mi ilerliyor?

- Evet ya, çünkü seviyorum gelenekleri ben. Tutucu bir insanım aslında, Özge’ye de bunu en baştan söyledim, “Geleneklerime bağlıyım” dedim. Ben 'Eyyvah Eyvah 2'nin senaryosunda Özge’yi devenin üzerinde getirmişim. Trakya karşılamasıyla. Sonra yağmur yağdırmışım. O esnada dede bağırmış, “Ne duruyoruz be, oynayalım!” diye. Bunu yazan adamın Venedik’ten gondolun tepesinde evlenmesini beklemiyorsun değil mi? Sanal alemde takip ettim, “Ben de böyle evlenmek istiyorum” diyen bir sürü film izleyicisi oldu. Demek ki bu geleneklere bağlılık konusunda ben yalnız değilim, ben seviyorum nişan bohçası yapılsın, Özge çeyizini hazırlasın…

İstemeye de gittiniz mi?

- Tabii canım.

Orada uslu uslu oturdun mu?

- Valla, Shrek gibi oturdum! Videoları izledim bayağı terlemişim filan.

Düğün nasıl olacak?

- Ultra bir stres yok! Yaza doğru yapacağız. Nasıl yapacağımıza, beraber karar vereceğiz.

İkinizin romantizm karesi?/images/100/0x0/55ea4c21f018fbb8f876b6e0

- Özge teknede makarna yaparken, ben olta bağlıyorum… Bir de birlikte dalıyoruz. Cami dalışı yaptık mesela...

Nasıl yani?

- Bir mağara dalışıydı 40 metre derinliğe indik. A bir de ne göreyim, cami duvarı gibi bir duvar! Dipte kuma yazdım bunu. Krize girdi Özge, boğuluyordu gülmekten, fokurdadık birlikte. Bunlar bana romantik geliyor.

Peki ya kıskançlık? Kız çok güzel, güzelliğinin ötesinde bir ışığı var…

- Bak hislerimi sen söyledin! O ışık, çok güzel bir ışık. Kıskanç değilim ben koruyucuyum. Özge’nin beğenilmesi, ona bakılması beni gerçekten gururlandırır. Ama ona zarar verecek her şey, önce beni bulur karşısında!

Birlikte yapmaktan en hoşlandığınız şey…

- Bir sürü var. Ama birlikte gülmek, kendi dilimizi yaratmak, vakit geçirmek, seyahat etmek… En son üç hafta önce “Seni Roma’yı mı götüreyim Madrid’e mi?” dedim. “Bozcaada’ya gidelim” dedi. Bu kış günü oradan ne işin var di mi? Öyle değil işte. Biz gittik. Odun aldık ekmek aldık, sobayı yaktık, bir de lodos fırtınası da çıkmasın mı? Oh gemiler de çalışmadı. Kış günü Bozcaada şahaneydi, fotoğraf çektik. Dönerken de bir güzel öğle rakısı içtik, Trakya’dan dokuz sekiz oynayarak geldik.

Annenle arası nasıl?

- Maşallah çok çok iyi. İki taraf da ekstradan bir evlat kazandıklarını düşünüyorlar. Aman büyük laflar de etmeyeyim, biz iyiyiz Allah’a şükür, bir bardak kır da nazar değmesin…

X