Hürriyet Cumartesi Haberleri

    Ben Türkiye’yle beraber büyüdüm

    Fotoğraf: Hakan ÖCAL
    22.09.2017 - 14:42 | Son Güncelleme:

    Sahnelerde büyüdü. Derin mavi gözleri, iç yakan sesi ve danslarıyla Türkiye’nin en önemli assolistlerinden. Attığı her adım magazinin gündemine oturdu. Sibel Can yıllar süren bir aranın ardından Kanal D’de başlayacak yeni dizi ‘Sevda’nın Bahçesi’yle ekranlara dönüyor. Onunla buluştuk; geçmişten günümüze, ailesinden magazine her şeyi konuştuk.

    Ben Türkiye’yle beraber büyüdüm

    Röportajlarınızda hep pozitif mesajlar veriyorsunuz, sürekli gülümsüyorsunuz. Ne kadarı gerçek, ne kadarı maske?

    - Bir kişi 30 yıl maskeyle dolaşabilir mi? Sadece oynadığım karakterlerin bana üstlendirdiği maskelerim var. Onun dışında güleryüzüm gerçek.

    Nedir o güleryüzü indiren, sizi çileden çıkaran şeyler?

    - Haksızlıklar, vefasızlıklar... Maddi şeylerin telafisi olur ancak kırıldıysam, küstüysem benim çileden çıkma şeklim bağırma, çağırma, kırıp dökme değil... Hiçbir zaman da öyle olmadı. Uzaklaşıp gitmektir.

    Sahnede gördüğümüz pırıltılı, gösterişli, assolist Sibel Can’ı bir kenara koyalım... İç dünyanıza götürsenize bizi...

    - Sahnedeki Sibel Can, müzik geçmişinin tüm birikimiyle sesini sevenleriyle göz göze gelerek duyurduğu, alkışla kucaklaştığı, hüzünle sevinci her şarkıda yaşatmadan önce kendi yaşayan biri. Ama şarkılar bazen benim sesimden çıkmaz...

    Ne olur?

    - Sıklıkla ben şarkılarımın içinden çıkarım. Her şarkının duygusu içimdedir. Şarkı ağlıyorsa gözyaşı benim kirpiklerimde, şarkı gülüyorsa kahkahası benim dudaklarımda ve şarkı bir vuslata hasretse, benim sesimde dua...

    MÜZİKLE DOĞDUM, MÜZİKLE YAŞADIM, YAŞIYORUM

    Hayatınız bir film olsa türü ne olurdu?

    - Müzikal olmasını isterdim. Müzikle doğdum, müzikle yaşadım, yaşıyorum.

    Fatih, Karagümrük’te doğup büyüdünüz. Sizinki zor bir hayat mıydı?

    - Karagümrük, Türkiye tarihine adını altın harflerle yazdıran, sanat dünyasının hazinelerinden. Türkan Şoray, Nazan Şoray, Gülşen Bubikoğlu, Nebahat Çehre, Uğur Dündar, Müjde Ar... Hepsi Karagümrüklü.

    Ben sizinkini merak ediyorum ama...

    - Zorluk veya kolaylık göreceli kavramlar. Zor desem, değildi... Annem, babam hep yanımdaydı. Ailesi yanında olanın yaşam koşulları ne kadar zor olursa olsun, arkanda duran bir anne-babanın kolaylığı hiçbir yerde yoktur. Sevgi, destek, hoşgörü ve birlik zor olanı kolay yapıyor.

    Küçük yaşta sahnedeydiniz. O zamanlar Türkiye’nin assolistlerinden biri olacağınızı hayal eder miydiniz?

    - Bu bir çocuğun hayali olamaz. Çocuğun hesabı kitabı olmaz.

    Ünlü bir kulüpte dans ederken, Nükhet Duru ve Fahrettin Aslan sizi izliyor ve onun teklifiyle hayatınız değişiyor. Sizinki planlı bir kariyerden çok, şansa benziyor.

    - Babamın müzisyen olması, Türkiye’deki bütün solistleri tanıyor ve onlarla çalışmış olması benim için büyük şanstı. Solistliğe geçişimi sağlayan Fahrettin Aslan ve bu uzun meslek hayatımın ilk el verenleri, sevgili Orhan Gencebay ve Muazzez Abacı... Doğru zamanda, doğru çalışma ortamında, iyi insanlar... Her şeyin yan yana geldiği bir dönemdi.

    O dönem ‘Küçücük çocuğu Maksim’de çalıştırıyorlar’ haberleri çıkınca bu engeli aşmak için yaşınız büyütüldü. Çocukluğunuzu yaşamanız gereken yıllarda çalışmaya devam ettiniz...

     - Benim ‘yaşım küçük’ diye engellenmem, eğlence sektörü içinde olmamdandı. Bu bile eğlenceden ne anladığınızla alakalı. Komedi filminde oynayan küçük bir çocuksa eğlenceli mi? Ya da bir dönem filminde oynayan bir çocuksa eğlencesiz mi? Şimdi de okulda olması gereken ama inşaatta, atölyelerde, tarlalarda, yollarda çalışan binlerce çocuk var. Tıpkı benim sahnede olduğum, çalıştığım gibi...

    Pişman mısınız?

    - Belki çocukluğumu kabul gören tanımlamalara göre yaşamamış olabilirim. Ama yitirmediğim çocuk heyecanım, çocuk iyi niyetim ve çocukça hayallerim belki de ondandır. Bütün bunlardan nasıl pişman olabilirim?

    Neredeyse bütün hayatınızı medyanın önünde yaşarken nelerden vazgeçtiniz?

    - Küçük yaşta gelen şöhret benim Türkiye’yle birlikte büyümemi sağladı. Bu uzun yolculukta beni hiç yalnız bırakmadılar. Ben de hiçbir şeyden vazgeçmedim. Vazgeçmek de istemem ki... Onlar benim hem mutluluklarımı çoğalttılar hem üzüntülerimi paylaşarak azalttılar. Vazgeçmeden yaşadım, vazgeçmem de.

    ENGİNCAN’IN, GİYSİLERİNİN İÇİNDE SAKLADIĞI TEMİZ BİR KALBİ VAR

    ‘Sevda’nın Bahçesi’nde çocuğunu tek başına büyüten bir anneyi canlandırıyorsunuz. Sizin çocuklarınızla ilişkiniz nasıl?

    - Her zaman iyi olmuştur. Ne şanslıyım ki beni hiç üzmediler. Sadece beni değil birbirlerini de üzmediler.

    Onları biraz anlatsanıza...

    - Melisa’nın olgunluğu, merhameti en büyük övünç kaynaklarımdan biri. Merhametli olmak iyi insan olmanın belki de ilk basamağı. Engincan’ın sakinliği, efendiliği... Bunun yanında dünyadaki tüm trendleri takibiyle bana olan desteği... Emir ise en küçük olmasına rağmen bunu hiçbir zaman naz, niyazla lehine çevirmeye çalışmaz. Hatta Melisa ve Engincan ile aynı yaştaymış gibi olgun. Bir anne daha fazla ne isteyebilir ki?

    Nasıl bir annesiniz? Onlara ne kadar karışırsınız?

    - Her şeyi oturup konuşabiliriz, tartışabiliriz. Birbirimizden fikir alıp veririz.  Fakat en önemlisi, biz evimizde birlikte zaman geçirmekten büyük keyif alırız. Çok eğlenir, çok güleriz.

    Engincan tarzıyla magazinin değişmez gündem konularından. Tarzını siz nasıl buluyorsunuz?

    - Dünyanın her yanında bu böyle. Ünlüler ve yakın çevreleri magazinin olma sebebi. Çok doğal. Ben kıyafetin dinlediğimiz müzik, okuduğunuz kitap, gittiğimiz yerler gibi bir nevi kendinizi ifade etme yöntemi olduğu kanaatindeyim. Kıyafetleriniz moda ikonu sözünü söyletiyorsa ben bunu iyi hislerle kurulmuş cümleler olarak kabul ederim. Tabii bu Engincan’a dıştan bakıp seçtiği ve giydikleriyle yapılan yorum. Bir de giysilerinin içinde sakladığı, sadece tanıyanların bildiği temiz bir kalbi, herkesin söylemek ihtiyacı hissettiği merhamet ve efendiliği vardır.

    Ben Türkiye’yle beraber büyüdüm

    EN JÖN BABA BENİM

    EMRE KINAY

    Eşinin hamile kaldığı gün onu terk eden bir adamı canlandırıyorsunuz...

    - Çok önyargılısın! Haberinin olmadığı şeyden sorumlu olmazsın ki. ‘Sevda’ (Sibel Can) ‘Levent’e bebeği söylemiyor.

    Sadece bebek için yanında duracak bir eş istemiyor olabilir...

    - Kadınlar doğaları ve doğurganlıkları gereği dünyayı çevrelerinde dönüyor zannediyor. Oysa dese ki karnımda ‘biz’ var. Belki her şey başka olacak. Acı bir şey.

    Sizin başınıza böyle bir şey gelse nasıl tepki verirdiniz?

    - Ben çocuğumu alırım. Kaybettiğim zamanı telafi etmeye çalışırım.

    Yıllardır ekranda hep ‘baba’ karakterlerini canlandırıyorsunuz...

    - Ben aslında âşık bir adamı da oynayabilirim. Kanal beni buna layık gördü. Kadrolu babaları oldum (Gülüyor).

    Jön olmayı özlediniz mi?

    - En jön baba benim (Gülüyor).

    Sizin de bir kızınız var. Ne öğrendiniz babalık hakkında?

    - Kızım benden, ben ondan çok razıyım. Demek ki öğrenmişim. Mesela ‘Güneşin Kızları’nda kemerle çocuğunu döven baba karakterini canlandırdıktan sonra eve gidip kızıma sarıldığımı biliyorum. Çünkü etkileniyorsun. Bakma sen, oyunculuk normal akıl sağlığıyla yapılabilecek bir şey değil. Hiçbirimiz normal değiliz. Düşünsene kızmadığım bir rol arkadaşıma tokat atıyor, sonra sahne bitince “Acıdı mı?” diye sarılıyorum.

    Sibel Can’la çalışmak nasıl?

    - Çok tatlı. Çok seviyorum onu. 17 senelik arkadaşız. ‘Berivan’ dizisinde tanıştık. Türkiye’de Sibel Can diye bir gerçek var. Çok seveni ve takip edeni olmasına rağmen de inanılmaz mütevazı.

    Ben Türkiye’yle beraber büyüdüm

    SADECE SOLİSTİN ASI OLMAK İÇİN DEĞİL, İŞİNİN EN İYİSİ OLMAK İÇİN ÇALIŞIYORUM

    Sekiz yıl aradan sonra ekrana geri dönüyorsunuz. Neden bu kadar uzun ara verdiniz?

    - Sekiz yıl boyunca o kadar çok proje geldi ki... Ama ‘Sevda’nın Bahçesi’ inandığım bir hikâye oldu. Çok hayatın içinden. Hepimizin yaşadığı ya da karşılaşabileceği bir aşk hikâyesi. Kızıyla olan ilişkisi, hayata tutunma mücadelesi...

    Dizide Levent ve Sevda büyük bir aşkla evleniyor. Ancak Levent’e mutlu ama küçük hayatları yetmiyor. Günümüzde herkes fazlasını mı istiyor?

    - Evet, zaten hayatın karmaşası da bundan olmuyor mu? Herkesin mutluluk arayışına giden yollar farklı. Bazen farklı yollar kesişiyor. İnsanların birlikte oldukları, mutlu oldukları zamanlar da işte o karşılaşmalarda.

    O halde sizden bir mutluluk tanımı alalım...

    - Mutluluk sonsuza kadar süren, ulaşıldığında hep ‘mutlu’ olunan bir bütün değil. Kısa ya da uzun, insanların koydukları hedeflere ulaştıkları andan itibaren yol değiştiren bir süreç. Levent karakterinde de olduğu gibi. Bazen gösterişli bir ‘büyük hayat’, bazıları için koydukları mutluluk hedefi olabiliyor. Mutluluk, ancak tüm taşların yerli yerine oturmasıyla uzun tutulabilecek bir şey. Fakat bu yol taşları sizin elinizde olmayan sebeplerle yer değiştirebiliyor. Ve aslında bütün hayat, bu eksik yol taşlarını tamamlayıp düzgün, engebesiz bir yolda hedefe yürüme çabasından ibaret... Bunu gerçekleştirebilen kişiler başarılıdır. Ama bir o kadar da şanslı.

    ŞARKILARIM GİBİ YEMEKLERİM DE İSTEK ALIR

    Peki sahnelerin assolisti sette nasıl? O assolist ruhu devam ediyor mu?

    - Bana dinleyicilerin, sevenlerimin, işverenlerimin verdiği bir paye assolist olmak. Assolist ruhu derken?

    Evet. O ruh yok mudur?

    - Bence her işin içinde var. Doktor, mühendis, mimar, işçi... Her şeyin ‘as’ı olunabilir. Dolayısıyla dizi oyunculuğunun da... Ben de sadece solistin ası olmak için değil, yaptığım her işin ası olmak için çalışıyorum. 

    Siz de diğer oyuncular gibi sabahlıyor musunuz yoksa ‘Can’ kanunları var mı?

    - Gece-gündüz setlerde çalışmak, sabahlara kadar süren şehir içi, şehir dışı çekimleri fark etmez. İyi bir oyunculuğun gerektirdiği bütün özverinin, sürecin bir parçası olduğunu düşünür ve çalışırım.

    Dizinin fragmanında sizi yemek yaparken görüyoruz. İçinizde gizli bir gurme var mı?

    - Belli bir program dahilinde çalışan biri olduğum için maalesef evde yemek yapabilen biri değilim. Ama evcimenimdir. Ev severim, mutfak severim. Vakit buldukça evimde çocuklarıma, dostlarıma yaptığım favori yemeklerim var. Aynı şarkılarım gibi yemeklerim de istek alır.

    Nedir o yemekler?

    - Meşhur pazar kahvaltısı sofralarım vardır. Pazı dolması, bulgur pilavı, karnıyarık, içbaklalı enginar, irmik helvası...

     YILLARDIR BAKIYORUM: ‘SİBEL CAN KİLO ALDI’, ‘SİBEL CAN KİLO VERDİ’

    Geçen gün tatil sırasında balkonda çekilmiş fotoğraflarınızla gündem oldunuz. Onun, sizin planladığınız bir çekim olduğu söylendi...

    - Haberim yoktu desem... Haberim vardı desem... Vardı diyenler fikir değiştirir mi sizce?

    Her albümünüzde ‘kilo aldı’, ‘kilo verdi’ haberleri çıkıyor. Bunlara ne kadar takılıyorsunuz?

    - Aslında bu sadece merkezinde benim olduğum bir haber değil. Tüm dünyada böyle. Kilo alanlar, verenler, sağlıklı, sağlıksız zayıflayanlar... Bu bir sanayi. Herkesin muhakkak birine anlatacak bir şeyi ve dinleyeni var.

    Kızıyor musunuz?

    - Çok doğal karşılıyorum. ‘Kilo’ kelimesi nerede görülürse görülsün öyle bir algıda seçicilik var ki yıllardır bir bakıyorum, ‘Sibel Can kilo aldı’, ‘Sibel Can kilo verdi’. Hiç kızmam. Çünkü herkesin okuyacağı bir haber. Kilo alıp vermeye çalışan milyonlarca insan ve 30 yıldır sahnelerde bir Sibel Can. Okunabilir en kolay, en güzel haber.

    SİBEL CAN’IN BİR GÜNÜ

    - Herhangi bir sahne çalışmam veya seyahatim yoksa bütün zamanım sevgili babacığımın ve rahmetli hocam Mustafa Erses’in çok büyük müzik arşivinin içinde geçer. Bu arşiv benim konserlerimin rotası gibidir.

    - Bugünlerde 30 Eylül Harbiye Konseri’ne de hazırlanıyorum. Hayranı olduğum Rubato grubuyla dinleyicilere sürpriz yapmak istiyorum.

    - ‘Sevda’nın Bahçesi’ devam ederken aralıkta çıkacak bir albüm hazırlıyorum.

    - Titizliğim, tertip düzen sever halim ev sevmemle birleşince çiçekler, istek yemekler; gün nasıl geçer anlamam. 

     

     

     

     

     

    Etiketler: Emre Kınay
    

      EN ÇOK OKUNAN HABERLER

        Sayfa Başı