Ben senin hayatından gittim oğlum Hadi dur o sarı odalarda durabilirsen

Fransa’nın güneyinde bir sarı ev. Sarı evin, sarı odalarında yan yana çalışan iki erkek.

Dokuz hafta sonra, "Sıkıldım, haydi bana eyvallah!" diyor biri, tıpkı sevgili Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi. Diğerinin tepesi atıyor, usturasını kapıveriyor. İlk bakışta sıradan gibi gözüken bir çatışma değil mi? Ama sanat ve bilim dünyası 120 yıldır bu kavgayı konuşuyor. Çünkü erkeklerden biri Van Gogh, diğeri Gauguin.

Karnı ağrıyor, başı dönüyor, kulağı çınlıyor, kusuyor, zaman zaman kendini kaybediyordu. "Beni bu karanlık ve yağmurlu şehir hasta etti" demişti, midesinde kuru ekmek, çürük dişlerinin arasında pipo, burnunda terebentin kokusu ve sağa sola atılmış çokça absent şişesiyle. Kardeşi Theo istediği için resim yapıyordu, resim yaptığı için o harika adamı tanımıştı, o harika adam sıcaktan yeni dönmüştü.

1 Mayıs 1888 günü, güneydeki sarı evin dört odasını, o harika adamla yanyana resim yapabilmek için kiraladı. Yaz boyu güneşin altında çalıştı, sarı masa üzerinde duran vazo ve vazo içindeki ayçiçeklerini onun için resmetti. 12 çiçekli olanı, harika adam için hazırladığı odaya astı. Mutlaka gelecekti ve görünce beğenecekti. Yastığına damlattığı kafur yağını koklayarak geçirdiği yalnız geceler nihayet bitti ve Vincent van Gogh’un dört gözle beklediği Paul Gauguin, 23 Ekim 1888’de geldi.

Ben, bundan 10 yıl önce Fransa’nın güneyindeki Arles’e gittiğimde, Lamartine Meydanı’ndaki sarı ev artık yoktu. Tıpkı 5 çiçekli vazo gibi, Alman bombalarından kurtulamamıştı. Sarı masa üzerindeki diğer vazo tabloları milyon dolarlara el değiştirmiş, Tokyo, Münih, Amsterdam ve Filadelphia müzelerindeki yerini almıştı.

DOKUZ HAFTALIK MUTLULUK

Vincent Van Gogh ve Paul Gauguin, Arles’teki sarı evde ve çevresinde resim yaptıklarının dokuzuncu haftasında, Montpellier’deki Fabre müzesine gittiler, Courbet ve Delacroix’nın tablolarını incelerken tartışmaya başladılar, akşama doğru eve döndüler.

Gauguin, gerginliğe dayanamayacağını ve Paris’e dönmek istediğini yineledi ve 23 Aralık 1888 gecesi, boya tüplerini toplamaya, değerli tuvallerini sarmaya, giysilerini valizine yerleştirmeye başladı. Van Gogh, harika adamı için özene bezene hazırladığı yatak odasının yavaş yavaş boşaldığını gördükçe giderek sinirlendi.

Gauguin biraz hava almak için dışarı çıktı. Fazla uzaklaşmamıştı ki, ayak sesleri duydu. Bir hızlanıp bir yavaşlayan adımlardı bunlar. Durdu, döndü. Bir adım ötede, elinde usturayla duran Van Gogh’u gördü. Nefesini tuttu, gözlerinin içine baktı. Vincent, bir an tereddüt etti, geriye döndü ve sarı eve doğru koşmaya başladı.

Gauguin, geceyi bir otelde geçirdi. Sabahın ilk ışıklarıyla eve döndü. Kapıya birikmiş meraklı kalabalığı yararak içeri girdi. Her yer kan içindeydi, oraya buraya atılmış kanlı havluları, yatak çarşaflarını ve polisleri gördü. "Arkadaşınız öldü" dediler. "Anlatın, aranızda ne geçti?"

BU PAKETİ İYİ SAKLA

Aslında Van Gogh ölmemişti, kafasına kabaca sarılı bir bandajla kendinden geçmiş yatıyordu. Bu, Gauguin’in onu son görüşü oldu.

Van Gogh, elindeki usturayla sol kulağının alt ucunu kesmiş, kağıda sarmış, yalpalayarak girdiği genelevin bir çalışanına "bunu iyi sakla" diye teslim etmiş ve geldiği gibi sessizce ayrılmıştı. Paketi açan kızın bağırması üzerine ortalık ayağa kalkmış, postacı Roulin, Van Gogh’u sokakta bulmuş, evine götürüp yatağa yatırmıştı.

Gauguin’in çektiği telgraf üzerine gelen Theo, kardeşini Arles hastanesinde buldu. "VG, 35 yaşında, sağ elini kullanır, işsiz erkek sanatçı, nefesi alkol kokuyor, ajite, olmayan sesler duyuyor, delirmekten korkuyor, fazla miktarda kan kaybetmiş, durumu kritik" diye yazmıştı Dr. Felix Rey, protokol defterine.

89 baharında Van Gogh, Arles’e 20 kilometre uzaklıktaki Saint Remy akıl hastanesinde, sarısı daha az, yuvarlak fırça darbelerinin öne çıktığı tablolarını yapmaktaydı. Bir yıl sonra, Paris yakınlarındaki bir çiftlikte "benden daha hasta" diye tanımladığı doktoru Paul Gachet’nin gözetimindeydi. 70 günde, 70 yağlı boya tablo tamamlamıştı. 27 Temmuz 1890 günü tarlalara doğru yürüdü, tabancasını göğsüne çevirdi, iki gün sonra öldü. 37 yaşındaydı, 10 yıldır resim yapıyordu ve sadece bir tekini satabilmişti.

ABSENT ÇILGINLIĞININ NEDENİ THUJONE DEĞİL

Tablo ve eskizleri dünyanın en pahalı eserleri arasında yer alan, post empresyonist (art izlenimci) akımın önemli temsilcilerinden Hollandalı Vincent Van Gogh, kardeşi Theo’nun tavsiyesine uyup resim yapmaya başladığında 27 yaşındaydı. Aşık olduğu bir akrabasının evlenme teklifini reddetmesi, birlikte yaşadığı alkolik Clasina doğurduğunda, kadını ve çocukları terketmesi için gördüğü baskı, evlenmeleri engellendiğinde, sevdiği komşu kızı Margot’nun striknin (köpek zehri) içerek intiharı ve babasının ani ölümü gibi travmaların üst üste bindiği 1885’te, bir yandan resim yapıyor, diğer yandan ekmek, kahve, sigara ve absentle "besleniyordu".

Absent, değişik bitkilerin damıtılmasından, ama öncelikli olarak pelin bitkisinden (Artemisia absinthium) elde edilen ve alkol oranı % 70’lere varan, çok sert bir içkidir. Üretim sırasında yeşil anason katılanı, "yeşil peri" diye bilinir.

YAHYA KEMAL SIKI ABSENTÇİYDİ

19. yüzyıl sonlarında Orta Avrupa, Fransa ve kısmen Amerika’da absent, çok modaydı. Sayısız sanatçı ve edebiyatçı, yaratıcılığını geliştirmek amacıyla, yüksek ayaklı bir cam kadehe absent doldurdu, üzerine delikli bir kaşık, kaşığa bir kesme şeker yerleştirdi, buz gibi su dökerek hem şekeri içkiye kattı, hem absentini seyreltti ve bundan ciddi biçimde zarar gördü. Bu arada, Yahya Kemal Beyatlı’nın da, Paris’te geçen gençliğinde sıkı bir absentçi olduğunu ve bundan "Büyü Şiir"de söz ettiğini belirtelim. (Paris’te genç iken koyu Baudelaire’perest idim / Balkon’la, Yolculuk’la, Güzellik’le mest idim. Sinmişti şi’ri ruhuma ulvi keder gibi / Absente damla damla sızan şeker gibi.)

Toplumlarda yaşanan şiddetin sorumlusu olarak da görülen absent, 1900’lerin ilk yıllarında, 82 bin İsviçrelinin imzasıyla önce bu ülkede, ardından Avrupa’nın hemen tamamında ve Amerika’da yasaklandı. 1988’de Avrupa ülkelerinde, 2007’de Amerika’da satışı yeniden serbest bırakıldı.

Van Gogh, Degas, Toulouse-Lautrec, Picasso, Edgar Allen Poe ve Charles Baudelaire gibi pek çok ünlüde gözlenen algı, duygudurum, bilinç ve davranış değişiklikleri, içtikleri fazla miktarda absente bağlanır. Başlangıçta, absentin bu yan etkilerinden, pelin bitkisindeki alfa thujone adlı kimyasal sorumlu tutulmuştu. Hatta, 2000 yılında Berkeley Üniversitesi’nden çevre kimyacısı ve toksikolog John Casida, thujone’nin bağlandığı beyin bölgesini saptayarak, sara benzeri nöbetleri bununla açıklamıştı. Son bir-iki yılda yapılan araştırmalar, Fransızların yasaklama öncesi orijinal absentlerindeki thujone düzeylerinin, bilinç ve davranış değişikliklerine yol açamayacak kadar az olduğunu gösterdi.

Ayrıca, thujone’nin kimyasal formülü, esrarın etkin maddesi THC’ye (tetrahidrocannabinol) benzediğinden, onun gibi etki ettiği sanılmıştı. 2007 yılında yapılan araştırmalar, bunun da bir şehir efsanesi olduğunu kanıtladı.

Van Gogh’un tabloları neden sarı?

Yaşamının son yıllarında, sarı rengin Van Gogh’u cezbettiği muhakkak. Sarı renkte bir evde oturuyordu ve tablolarına sarı hakimdi. Özellikle bu rengi tercihinin nedeni, elbette sarıya düşkünlüğü ile açıklanabilir. Ancak bu özelliğini, cisimlerin sarı bir camdan bakıldığında olduğu gibi, sarı renkte görülmesiyle kendini belli eden ksantopsi adlı görme bozukluğuna da bağlamak mümkün. Ksantopsiye, fazla miktarda içtiği absentin içindeki thujone’nin yol açtığı teorisi çok sayıda taraftar bulmuştur. Yüksek dozda thujone’nin, ksantopsiye yol açtığı doğrudur. Ancak bir absent içicisinin, kanında çevreyi sarı gösterecek kadar thujone birikemeden, aldığı çok yüksek miktardaki alkol nedeniyle komaya girip öleceği de doğrudur. Dolayısıyla Van Gogh’un tablolarındaki sarı rengi, absentine bağlamak bilimsel gerçeklere aykırıdır.

YÜKSÜKOTU İDDİASI

Fazla miktarda kullanıldığında, çevreyi sarı gördüren bir diğer zehir, digitalis’tir, yani yüksükotu. Ölümünden sonraki yıllarda sayısız hekim, ressamın mektuplarında dile getirdiği ve arkadaşlarınca gözlenen tıbbi ve psikiyatrik şikayetlerini değerlendirerek hastalığının adını koymaya çalışmıştır. Olası tanılar arasında, sar’a, şizofreni, manik-depresif psikoz, kalıtsal bir metabolizma kusuru olan akut porfiri, iç kulak sıvısında basınç artışının yol açtığı Meniere hastalığı, terebentin, kafur, ayrıca digitalis zehirlenmesi de bulunuyor.

Van Gogh’un digitalis kullandığını kanıtlayan herhangi bir belge yok. Ancak, yaşadığı yıllarda sar’a tedavisinde digitalis kullanılmaktaydı. Doktoru Paul-Ferdinand Gachet, ressamın modellerinden biriydi. 1990 yılında bir Japon işadamının 82.5 milyon dolar ödeyerek satın aldığı ve şimdi nerede olduğu bilinmeyen portresinde, elinde bir demet yüksükotu tutuyor. Belki de doktor, Van Gogh’un ara sıra geçirdiği nöbetleri, sar’a olarak değerlendirmiş ve tedavisi için digitalis kullanmıştır.

Kuyruklu yalanlara dikkat

Bu sayfanın okurları arasından, DNA analizi yaptırmadan, "Van Gogh’un kesik kulağı" diye satışa çıkartılan ne idüğü belirsiz et parçasına milyon dolarlar ödeyecek bir akılsızın çıkacağını sanmam. Ancak, dünyanın bir yerinde, parasının hesabını bilmeyen bir koleksiyoncunun çıkacağını umanlar var.

"Dedem Abroise L’aube çiftçiydi, Van Gogh’u çok iyi tanırmış. O menfur gecenin sabahında, çimlerin arasında, yarısı yenmiş bir baget sandviç ve boş bir absent şişesinin yanıbaşında, kanlı kulağı bulmuş, hava geçirmez bir cam kavanoza koyup, üzerine buz doldurmuş. İki gün sonra enfarktüsten ölmüş. Ne karısı, ne de oğullarının kavanoz meselesinden haberi varmış. Bu bilgileri kaydettiği not defterini 50’lerde bulduk, çiftliğin altını üstüne getirdik ama kavanoza rastlayamadık. Yakın zaman önce çalışma masasının gizli bir bölmesi olduğunu keşfettik. Meğer, kavanoz oradaymış." Kulağın, halen New York gümrüğünde olduğu söyleniyor, ay sonu Sotheby’s müzayede evinde satılacakmış. Eczacı Etienne-Robert L’aube ağzından anlatılan bu hikayenin uydurulduğu muhakkak ama, dayanamayıp Sotheby’s’i aradım. "Gelirse, elbette satılır. Ama önce DNA analizi yaptırırız" dediler. Karşılıklı gülüştük.

DALI’NİN GAYRİ MEŞRU KIZI

Üç yıl kadar önce ölen Avustralyalı ressam Kevin Charles (Pro) Hart, sahtekarlarla mücadele etmek için, kullandığı boyalara DNA’sını ekletirdi. Geçtiğimiz yıl, Amerikan NMS Labs’ın sahibi toksikolog Michael Rieders, "Salvador Dali’nin beslenmesinde kullanılan yemek borusundan DNA’sını elde edeceğim, bayan Pilar A.’nın Dali’nin gayri meşru kızı olup olmadığını çözeceğim" diye yola çıkmıştı ama, ses seda çıkmadı.

Van Gogh’un herhangi bir tablosunun üzerine tükürdüğü, idrarını yaptığı ya da başka bir biyolojik örneğini, kısacası DNA’sını bıraktığına dair bir veri yok. Bu nedenle, bir süre öncesine kadar internetin müzayede sitesi eBay’de fotoğraflı şekilde, 1 milyon İngiliz lirasına satışa çıkartılan "Van Gogh’un kendisini terkeden sevgilisine göndermek üzere ucunu kestiği sağ kulağı" gibi tekliflerle karşılaşırsanız, dikkatli olun.
Yazarın Tüm Yazıları