Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bedelli askerlik (III)

ORDU konusundaki ilk soruyu biraz avam bir tabirle soralım: <br><br>Yaşadığımız çağda “kelle sayısı”nın bir kıymet-i harbiyesi kaldı mı?

Nefer kalabalığı, tugay adedi veya manga hesabı gerçekten bir anlam ifade ediyor mu?

AÇIKÇASI, nasıl ki ilk yazımda bedelli askerliğe ne kesin bir “evet”,  ne de mutlak bir “hayır” cevabı verebildiğimi söylemiştim, aynı şeyi şimdi de tekrarlayacağım.
Daha doğrusu, “hayır”ı başa koymak kaydıyla “hem hayır, hem evet” diyeceğim.

HAYIR, zira hiç şüphesiz ki dünyadaki genel gidişat “profesyonel ordu”ya kayıyor.
Buradaki “profesyonel” kelimesiyle, tıpkı subay ve astsubaylar gibi “meslek” olarak askerliği seçen ve görevi ücret karşılığında ifa eden üniformalı eratın tümünü kastediyorum.
Ve ne garip tecelli, yukarıdaki gelişme aslında bir geriye dönüş oluşturuyor.
Yani, modern zamanlara dek hemen her yerde dil pelesengi edilmiş olan ve Avrupa ‘da şövalyelerle lejyonerlerin; bizde de yeniçerilerle hassaların uğraş melekesini tanımlayan “askerlik sanatı” deyiminin şimdi tekrardan geçerlilik kazanması anlamına geliyor.

ESASEN, hem askeri teknolojilerin artık sonsuz uzmanlık gerektiriyor olmasından, hem de “CNN” ekranındaki “medyatik” (!) arbedelerin “cerrahi müdahele” (!) ekseninde gerçekleşmesinden kaynaklanan bu gelişme Soğuk Savaş’ın bile bitiminden önce başlamıştı.
“Duvar”ın çöküşü ve Varşova Paktı’nın ilgası ertesinde ise daha da çok hız kazandı. Nitekim de zorunlu hizmet uygulayan Batı ülkeleri parmakla gösterilir raddeye düştü.
Üstelik yine aynı ülkelerde kamuoyu halet-i ruhiyesi, “sıfır zaiyat” (!) gibi savaşın tabiatına tamamen aykırı bir beklenti, bir hayal, hatta bir hezeyan içinde çalkalanır oldu.
Dolayısıyla da, askerliği hür tercihle seçmiş olanların arbede sahalarından çinko kutu içinde dönmesi o kamuoyu tarafından nispeten daha “anlayışla” karşılanır hale geldi.
Her halükarda, tüm bunlardan yola çıktığımız takdirde, başta dediğim gibi, “orduların kelle sayısı kıymet-i harbiye taşıyor mu” sorusuna önce “hayır” cevabı vermek gerekiyor!

ANCAK dikkat, “hayır” önce geliyor ama hemen ardından da “evet” yanıtı geliyor!
Evet, böyle bir “evet” var! Var, zira o “kelle sayısı”nı hiç yabana atmamak gerekiyor.
Çünkü modern askeri teknolojiler, medyatik “cerrahi müdaheleler”, “sıfır zaiyat” beklentiler falan hepsine amenna da, bunlar “savaş”ın özünü değiştirmedi ve değiştirmiyor.
Nükleer kâbusu bir kenara bıraktığımız takdirde, söz konusu savaştaki gerçek zaferin “piyadenin dikeceği sancak”la kazanıldığı ilkesi hâlâ kısmi geçerliliğini koruyor.
Dolayısıyla, Karl von Clausewitz’in deyişiyle her savaş son tahlilde siyasetin şiddet boyutlu uzantısını oluşturduğuna göre, aynı siyasetin de özü değişmemiş oluyor.
Başka bir deyişle, o sancağı dikecek sayı ve kapasitedeki o piyadeye sahip olmak; artı, bunun varlığını da “siyasi koz”a tahvil etmek, tekrar kısmi geçerliliğini koruyor.

ÖYLE ve nitekim Irak’a, Afganistan’a, Çad’a sevkiyat derken, niceliği en aza indirgeyerek niteliksel “profesyonel ordu” kurmuş olan ABD, İngiliz, Fransız kurmaylarının bugün yetersiz “kelle sayısı”ndan ötürü kara kara düşünmeye başlaması ve başkalarından asker “dilenmesi”, o “profesyonel ordu”nun da her derde deva olamadığını ortaya koyuyor.
Nasıl ki istihbarat servislerinin insan unsurunu dışlaması ve sırf elektro-teknolojiye bel bağlaması ancak 11 Eylül’den sonra sorgulamıştı, şimdi ordularda da aynı şey tekrarlanıyor.
O halde Türkiye’deki “bedelli askerlik” konusunda da tüm bunlardan ders çıkartmak ve cevabı ortalama bir “makul”de aramak gerekiyor ki, bunu yarınki yazımda arayacağım.

X