Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Bebeği elinden alınıyor

    İsmail TİPİ
    21.10.1997 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Selbiye karnında taşıdığı bebeği ile yalnızlığını paylaşacağını umut ediyor ama...

    Daha henüz yeşermemiş bir filizken kökünden koparılan Haymanalı Selbiye Yıldırım, bilmediği diyarlara doğru yola çıkarıldı. Hayatı kendine zindan eden bir adamın yanında İtalya sınırına geldi. Küçük bir halı rüşvet oldu, onun yaşına bakılmadan yoluna devam etmesine yetti. Selbiye Yıldırım, dünyanın refah düzeyi en yüksek ülkelerinden biri olan İsviçre'de, bugün Refah Partisi şemsiyesi altında görev yapan Vahittin Yüksel'in elinde açlıkla mücadele etti. Horlandı, acı çekti, ağlayıp gözyaşı döktü. Gençliğini zehir eden adamdan hamile kaldı. Karnında taşıdığı bebeği ile yalnızlığını paylaşacağını umut ederken, onun daha doğduğu gün, babası tarafından bir İtalyan aileye satılacağını bilmiyordu.

    Selbiye'nin acı dolu öyküsünü dinlemeye devam ediyoruz:

    ‘‘İstanbul'da trene bindik. Üzerimde yine çarşaf ve eski bir elbise vardı. İtalya'ya gidiyorduk. Bilmediğim yerlere, yabana sürükleniyordum. Yol boyunca hep ağladım. Yatıştırıp sakinleştireceğine, ele güne karşı beni yine dövüyordu trende. Yumrukladı, tekmeledi. Gözyaşı dökerek, yarı aç yarı tok varmıştım İtalya'ya. O dönemler vize yoktu. Sınır kapısında İtalyan polisi yanımıza geldi. Yaşım küçük olduğu için şüphelenmişti, sınırdan içeri salmak istemiyordu. Yanımızda dört halı vardı. Birini polise verdi. Kişi yanımızdan ayrıldı. Tren bu sefer İsviçre'ye yolaldı. İnşaat işçisi olarak çalıştığı İsviçre'nin Basel kentine bağlı olduğunu öğrendiğim Muttenz'e geldik. Burada, bir İtalyan firmasında kaçak olarak çalışıyormuş.’’

    Bir süre İtalyan patronun evinin altında kaldıklarını anlatıyor Selbiye. Bu İtalyan, kaçırıldığını biliyormuş, ondan öğrenmiş. ‘‘Vahittin İtalyan patronunu 'Makarios' diye çağırıyordu. Hergün dayak yediğimi görmesine rağmen ses çıkarmayan bu İtalyan yıllar sonra cezasını buldu. Eşinden ayrıldı. Uyuşturucuya alıştı, şimdi akıl hastanesinde yatıyor.’’

    Ana ve baba ocağından koparılan Selbiye, yeni çevresine hiç alışamadı. Dayaklar, sevmediği adamın istekleri Selbiye'ye acı üzerine acı yaşattı. Ve Selbiye tiksindiği, büyük öfke duyduğu adamdan hamile kaldı.

    ‘‘Bubendorf diye bir başka köyde oda tutmuştu. Tuvaleti, duşu yoktu. İnşaatçıların kaldığı basit bir lojmandı. Yedirmeyen içirmeyen, hep döven bir adamdı. Ve bu adamdan hamile kalmıştım, onun çocuğunu taşıyordum artık. Cahildim, ayrıntıları bilmiyordum. Karnım şişmeye başlayınca hamile olduğumu anladım. Ona ‘Seni sevmiyorum. Seni mutlaka terkedeceğim' diyordum. Ardından dayağı yiyor, ama yalan bile olsa ona hoş görünmek istemiyordum. Birgün, evde unuttuğu çikolatayı yedim. Çok canım çekmişti. Ondan habersiz yediğim çikolata yüzünden sabahlara kadar dövdü. Aşeriyordum. Canım kayısı istiyordu. Yalvardım getirmedi. İşe giderken kapıyı üzerime kilitliyordu. Küçük bir odada, kafese kapalı kuş gibi tüm hürriyetim kısıtlıydı. Sadece pencereden dışarıyı seyrediyordum. Pencerede durup nefes almak bile onun iznine tabiydi. Elbise değil, iç çamaşırı dahi almıyordu. Bu adamın evinde karnımı bile doyurmakta güçlük çekiyordum. Türkiye'den çıkarken üzerimde olan elbiseleri gece yıkayıp kurutup gündüz giyiyordum. Elbiselerim artık lime lime olmuş, parçalanmıştı. Onunla birlikte dışarı çıktığımda dolaşmaya utanıyordum.’’

    RAHİBE ELBİSESİ

    Anlattığına göre Vahittin’in birgün kapıyı açık unuttu. Aylar sonra ilk kez sokağa çıkan Selbiye'nin bir hedefi vardı. Kapılarının hemen karşısındaki kilise kenarına bırakılan torbayı görmüştü. Zaten tenha olan sokakların boş olduğu bir sırada aşağıya inerek kimseye görünmeden torbayı aldı: ‘‘Evde torbayı hemen açtım. Siyah elbiseleri görünce çocuklar gibi sevindim. Hemen birini üzerime giydim. Açlık ve üzüntüden iyice zayıflamıştım. Elbise boldu ama önemli değildi, benimkilerden daha yeni ve iyiydi. Ben bu elbiselerle zaman zaman dışarı da çıktım. İnsanların bana bakıp gizli gizli neden güldüklerini, üzerimdeki kıyafetlerin rahibe giysileri olduğunu çok sonra anladım.’’

    Bu arada Vahittin'in kendisini sürekli tehdit ettiğini anlatana Selbiye şöyle devam ediyor:

    ‘‘Birgün eve İtalyan arkadaşlarını getirdi. Uzunca konuştular. Kim olduklarını bilmiyordum, çocuk pazarlığı yaptıklarını çok geç anladım. Bana, oturma iznim olmadığı için İsviçre'de doğum yapamayacağımı, İtalya'da doğum yapacağımı söyledi. Türkiye'ye gitmeyi isteyince, orada da beni hapse atacaklarını söyledi. Altı aylık hamileydim. Trene bindik. İki gün yolculuk yaparak, İtalya'nın güneyindeki Bari yakınlarında, Potenza'ya bağlı Melfi'ye indik. Bir İtalyan aile karşıladı. Bağ ve bahçe arasındaki köyün tenha bir köşesindeki evde ağırlandık. Sonradan öğrendim ev sahibi, Vahittin'in iş arkadaşı İtalyan Antonio Andretta ile Alman eşi Erika idi. Bu sırada 17 yaşında idim. Ev halkı bana çok yakınlık gösterdi, kıyafet aldılar. Erika ve Antonio bana en iyi yiyecekleri veriyorlardı. Hayatımda ilk kez rahat ettim. İsteğim gözlerimden okunuyordu. Birgün eve hemşireye benzeyen biri geldi. 3-4 şişe kan aldılar. Doğuma hazırlık dediler.’’

    ÇEKİŞTİRİLEN BEBEK

    ‘‘Doğum vakti yaklaşıyordu. Herkes şarap içip eğlenirken bir anda sancım tuttu. 31 Aralık 1997 akşamı doğum başladı. Hastaneye götürmediler. Kan alan kişi aynı yerde komşu ebe imiş. Doğumu evde yaptırdılar. Tüm acılara rağmen ilk çocuğum olduğu için sevinçliydim. Anne olmuştum. Acımı, kötü kaderimi paylaşacağım bir yavrum olmuştu.’’

    Ama bu sevinci uzun sürmedi Selbiye'nin. Bebek doğar doğmaz Erika onu aldı ve yan odaya götürdü. Çocuğunu istedi, getirmediler. Yan odada ağlayışlarını duyuyordu. Bu arada Vahittin ile Antonio'nun tartıştığına tanık oldu. Perde arkasından Vahittin'in bir demet parayı cebine soktuğunu gördü. İçine ateş düştü ama bir anlam veremedi. Yalvardı, yine bebeğini istedi ama önceden üzerine titreyen, yüzüne gülen Erika taş kesilmişti. Gözyaşlarına dayanamayan kocası Antonio ancak ertesi sabah bebeğini getirdi ona. ‘‘Oğluma sarıldım, kokusunu içime çektim. Tam iki dakika oğluma göğsümü verdim. Bu benim ona karşı, karnımda taşımaktan başka tek analık hakkım oldu. Onu bırakmak istemiyordum. Erika odaya geldi onu benden almaya çalıştı. İkimiz bebeği kapmış çekiştiriyorduk. Ama benim yüreğim dayanmadı. Yavrumun acı duymasına, bir yerinin incinmesine gönlüm razı olmadı. Avını dişlemiş arslan gibi bebeğime asılıyordu. Bıraktım, bu benim yavruma son dokunuşum oldu. Bir daha görmedim.’’

    Ertesi gün İsviçre'ye döneceklerini öğrendi. Çocuğunu sordu. Birkaç ay İtalya'da kalacağı, sonra gelip alacakları cevabını duyunca yalanı anladı. Para sahnesi gözünde canlandı. Artık oğlunun satıldığını biliyordu. Kendini yerden yere vurdu ama ‘‘O’’ saçlarımdan sürükleyerek Selbiye'yi arabaya bindirdi. İsviçre'ye dönene kadar trende ağladı. Ağladıkça dayak yedi. Ama çocuğunun acısı, yediği tekme ve yumrukların acısını bastırıyordu...

    Üç çocuğu daha oldu

    Yaşadığı olayları, bıraktığı derin izler nedeniyle aynen hatırlayan Selbiye hüzünleniyor. Ağlayarak devam ediyor:

    ‘‘Yaşadıklarımı bugün değerlendirdiğimde, o vahşi ve kalpsiz adama niye karşı koyamadığımı düşünüyorum. Ondan korkmuştum. Ürkmüştüm bir kere. Beni öldürse aldırmayacaktım. Ancak, anne ve babamı, kardeşlerimi de öldürüp ocağımı kurutacağını iddia ediyordu. Tüm nefret, tiksinti ve öfkeme, çektiğim onca acı ve yediğim dayağa rağmen karşı koyamıyordum. Satılan yavrumun acısı ile yanıp tutuşurken, yatağın içinde bulundurduğu bıçakla tehdit ederek, her seferinde zor kullanarak bana sahip olan aynı adamdan 1982'de Sevilay adını verdiğim kızım ve 1984'de de Dilşah ile Nurdoğan adını koyduğum ikizlerim doğdu. Korunma, doğum kontrol hapı nedir bilmiyordum. Kaderime küsmüş tüm acılara boyun eğiyordum.

    ‘‘O vicdansız adam bugün din sömürüsü, Allah'ın adını ağzına alarak oy avcılığı yapıyor. Refah Partisi çatısı altında binbir dolaplar çeviriyor. Oğlunu satacak kadar aşağılık olan bu pis ve hain yarattık öncelikle bana ve çocuklarıma çok çektirdi. Evde açlık çekiyorduk. Yemek getirmez, sadece açlıktan ölmeyecek biçimde alışveriş yapardı. O ahlaksız dışarıda kendi karnını doyururken, üç çocukla beni düşünmezdi.

    Zayıfladığım için sütüm yoktu. Yavrularım yeterince beslenemediler. Ana sütü alamadılar. Doğumdan sonra hastaneden verilen iki paket mama tozu bir süre sonra bitmişti. Ellerin yavruları mama, meyve suları ve özel besinlerle büyürken, ben çocuklarımı, biberon içine doldurduğum sıcak suya karıştırdığım un emdirerek büyüttüm. Onlar unlu sıcak su ile doyarken ben de yağ ve tuzsuz tencerede kaynayan sıcak suya karıştırılmış unlu suyu çorba niyetine içiyor açlığımı gideriyordum.’’

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı