Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Batıya doğru

DÜN ve önceki gün, AKP iktidarının Ortadoğu politikalarından övgüyle söz ettim. <br><br>Sessiz ve derinden bir diplomasi sayesinde kazanılan başarıları tüm dünya alkışlarken, bir tek Türk medyasının bunları görmezden gelmesini ise "hafiflik" olarak niteledim.

Ancak, Avrupa konusunda aynı şeyi söyleyemem mümkün değildir!

Aksine, "AB palamarını gevşettiği" için Erdoğan hükümetini eleştirmek gerekiyor.

* * *

ÇÜNKÜ en önce, Ortadoğu "açılımı" son tahlilde Türkiye için ikincildir.

Tálidir.

Söz konusu bölge dış politikamızda ana stratejik eksenini oluşturmaz.

Oluşturamaz.

Bunu söylerken, tabii ki yeni zengin müsrifliğiyle kendi mirasını reddeden "ulusalcı" görgüsüzler gibi, "dış kapının mandalından sonra gelir" diye tû kaka etmiyorum.

Ama yine de, o Ortadoğu iskambil partisinde ancak bir koz yerine geçer.

Vale değildir.

Hele hele, "toplumsal ütopyamız" hiç değildir!

Dolayısıyla da, asla ve asla AB’ye alternatif olarak düşünülemez ve değerlendirilemez.

* * *

ÖYLE, zira aynı bölgeyi kastederek dünkü yazı başlığında kullandığım "Osmanlılar dönüyor" láfı çok iyi, çok güzel ve çok okşayıcı ama, şu gerçeği hiç unutmamak gerekiyor:

Hatırlayalım ki, bırakın Şam’ı, Musul’u, Yemen’i, Çemen’i falan, imparatorluğumuz henüz Ankara doğusuna bile sancak dikmemişken, onun pay-i tahtı Avrupa Edirne’sindeydi.

Rumeli evlád-ı fatihanı ise çoktan Tuna boyuna ve Balkan dağına yerleşmişti.

Moğollarla savaşırken de Araplardan, Farslardan, háttá Türkmenlerden değil, kendimize daha yakın olan Sırplardan, Macarlardan, Bulgarlardan asker devşiriyorduk.

Çünkü, Uzak Asya’yı terkettiğimiz andan itibaren daima batıya doğru yürümüş olan biz Türkler, yukarıdaki "emperyal" kimliğimizi tamamen Garp coğrafyasında edindik.

Bab-ı Áli’ye atfen "Muhteşem Kapı" sıfatını Memlûki Kahire’de, Safevi Tebriz’de, Abbasi Bağdat’ta değil, Yaşlı Kıta’nın Paris’inde, Viyana’sında Londra’sında kazandık.

Ve malûm, sonunda da ne o Asya’nın ve ne o Ortadoğu’nun, fakat o A-v-r-u-p-a’nın "hasta adamı" olarak çokuluslu imparatorluktan, ulus - devlet Cumhuriyet’e geçtik.

* * *

O halde bir; AB’yi kastederek bugün "toplumsal ütopya" diye rasyonalize ettiğimiz dürtü sonsuz derindedir.

İlk andan itibaren, fakat henüz bir "kavmi içgüdü" olarak yaşadık.

Batı’nın çekim gücü varlığımızı ve kimliğimizi belirledi.

Belirliyor.

Belirleyecek de!

Zira iki; "hasta adam"ı ölüm döşeğinden nekahat devresine ulaştıran İmparatorluk - Cumhuriyet dönüşümü, emperyal coğrafyanın kaybına rağmen "garbi rota"yı değiştirmedi.

Bırakın değiştirmeyi, onu daha net, daha sarih ve daha dö-nül-mez kıldı.

Bunu inkára ve tevile yeltenmek için ya "ulusalcı", ya "dinbazcı" olmak gerekir.

Zaten de üç; hem kurucuların köken ve formasyonundan; hem aynı "kavmi içgüdü"nün kolektif hafızada artık bir şartlanmaya dönüşmüş olmasından dolayı, tersi düşünülemezdi.

Cumhuriyet laik değil teokratik olsaydı bile, bilinçaltına kazınmış "batılı dürtüleri"yle birlikte, o kolektif hafızadaki "emperyal geçmiş" ve "Rumeli ruhiyatı" silenemezdi.

* * *

İŞTE, bugünkü AB hedefi de yukarıdaki tarihi, coğrafi, beşeri ve siyasi "Batı rotası"nın şimdiki aşamasına tekabül ediyor.

Genel gidişatı tamanlayan doğal bir hamle oluşturuyor.

Eh malûm, dış politika denilen şey de diplomatik açıdan hedefe ulaşmak yöntemidir.

Oysa, AKP iktidarı ikincil hedef olan Ortadoğu’da başarılı bir diplomasi yürütüyor ama, esas ve hayati hedefi oluşturan AB konusunda aynı ustalığı ve cevváliyeti gösteremiyor.

Bunun, kasti ve sonsuz vahim bir strateji değişiminden kaynaklandığını sanmıyorum.

Ancak yöntem her halükarda yanlış, en azından eksiktir ki, cumartesi ele alacağım.

X