« Hürriyet.com.tr

Batı Karadeniz’in içlerinde yaylalar baharı yaşıyor

Bu sefer yolculuk için Batı Karadeniz’in iç bölgelerini seçtim. İlçelerde, yaylalarda dolaşıp baharda doğanın uyanışını izledim. Kah yağmurlu, kah güneşli ama serin bir havada yaptığım bu yolculukta yöre yemeklerinin tadına bakmayı ihmal etmedim. Bu yolculuğun izlenimlerini sizlerle paylaşacağım.

Mehmet YAŞİN
Mehmet YAŞİN
Mehmet YAŞİNSeyahat Yazarı

    Bahar gelince yerimde duramam... Aslında bu doğru bir cümle değil. “Tüm mevsimlerde yerimde duramam” demek daha doğru olurdu. Benim gibi hiç durmaksızın yollarda olanlar için her mevsimin ayrı bahanesi, ayrı güzelliği var. Neyse şimdi bahar, ona ayrıcalık tanımakta sakınca yok. Doğanın uyanışını seyretmenin ne kadar heyecan verici olduğunu biliyorsanız, baharı seviyorsunuz demektir. Tıpkı sevgilinin mahmurluğunu seyrederken heyecanlandığınız gibi bir duygu bu.
    Çiçek kokan bir bahar sabahı, güneşin ilk ışıklarıyla yola çıktım. TEM’de pek otomobil yoktu. Olanlar da ok gibi yanımdan fırlayıp gözden kayboluyordu. Telaşsız bir yolculuktan sonra Gerede’ye geldim. Aracı park edip ilçenin sokaklarında dolaşırken, esnaf yeni yeni dükkan açmaya başlamıştı. Kapı önleri süpürülüyor, vitrinler gazetelerle parlatılıyor, sıcak ekmekler cam dolaplara yerleştiriliyor, dükkanların içindeki mallar, sergilenmek için kaldırımın üstüne
    diziliyordu. Laf aramızda, buraya gelmeye niyetleninceye kadar, Gerede’nin geçmişi hakkında pek bilgi sahibi değildim. Kaynakları karıştırınca şaşırıp kaldım. Burası geçen yüzyıllarda, gezginlerin uğrak yeri olmuştu.
    PİSKOPOSLUK MERKEZİ
    Örneğin bölgeye 1800’lü yılların ortasında gelen Fransız bilim adamı Charles Texier, “Küçük Asya” adlı kitabında Gerede için şunları yazmıştı: “Eski adından bazı şeyler muhafaza etmiş olan Gerede, hiç şüphesiz, İmparator Konstantin’in verdiği bir ad sonucu olarak daha sonra Flaviopolis adını alan eski Kratia şehridir. Bizans imparatorları zamanında Gerede, bir piskoposluk merkezi ve eyaletin başlıca şehirlerinden biriydi... Modern Gerede şehri oldukça büyük bir endüstriyel ve ticari hareketlilik görüntüsü sergiler. Çok sayıdaki keçi sürüsü, kentin önemli ihraç ürünü derinin temel maddesini sağlar. Koyun dericiliği de oldukça canlıdır. Şehir bahçelerle çevrilidir...”
    Gerede’ye gelen bir başka ünlü gezgin de İbni Batuta olmuştu. Gerede sultanı Şah Beğ için, çok yakışıklı, iyi huylu ama biraz cimri diyen Batuta, “Seyahatname”sinde kenti şöyle anlatmıştı: “Gerdibolu bir dağ eteğinde, güzel ve büyük bir şehirdir. Çarşı ve caddeleri geniştir. En soğuk şehirlerden birisidir. Ayrı ayrı mahallelere bölünmüş olup, her mahalle halkı kendi arasında yaşar...”
    Evliya Çelebi de Gerede’ye övgüler düzdükten sonra soğuk havasından yakınmıştı. Çelebi, buranın soğuğunun, Erzurum soğuğuyla eşdeğerli olduğunu belirtmişti. Ünlü gezgin arada bir yaptığı gibi biraz abartmış mıydı, yoksa gerçeği mi söylüyordu. Bunu kestiremedim ama, Gerede’nin sokaklarında eski bilgilerin peşinde koşturup dururken üşüdüğümü hissettim. Zirveden kopup gelen soğuk sabah yeli, insanı serin serin okşadıktan sonra bir acele aşağıdaki ovaya, buğday başakları ile oynaşmaya gidiyordu.
    RESTORASYONDA KAYBOLAN KALE
    Tekrar yola koyuldum. Otomobil, Gerede’nin yaslandığı dağa tırmanmaya başladı. Epey yükseldikten sonra durup, aşağıdaki ovayı seyrettim. Tarlalar yeşil yeşil olmuştu. Yol bir süre sonra ormanların arasına girdi. Toz-duman ama yeşil gölgeli bir yoldu. Birbirine omuz veren sedir ağaçlarının oluşturduğu el değmemiş orman görüntüsü, her türlü fanteziye açıktı.
    Ortasında bir dumdum kurşunu deliği bulunan tabelanın gösterdiği istikamete saptım. İki kilometre sonra Keçi Kalesi’ni buldum. Ovaya hakim tepede, ormanların arasında, avlusu sarı çiçeklerle süslü kale, M.S 13-14 yüzyıllarda inşa edilmişti. Geçen yıllarla birlikte yıkılan surlar, 1995’te yeniden yapılmıştı. Onun için tarihi yapının yerinde, bugün yepyeni bir kale duruyordu. Eskiye ait bir görüntü bulabilmek için, surların etrafında boşuna dolaşıp durdum.
    Kaynaklarda kaleyle ilgili şu efsane yer alıyordu: “Düşman saldırısında Geredeliler kaleye sığınır. Düşman, bir türlü kaleyi zaptedemez. Gün geçtikçe içerdeki yiyecek-içecek tükenir. Geredeliler zor duruma düşer. Bir gece kaledeki tüm keçilerin boynuzlarına birer mum bağlayıp, kalenin dışına salarlar. Düşman gördüğünden dehşete düşer. Yüzlerce meşaleli Geredelinin üstlerine geldiğini sanıp silah ve erzaklarını toplamaya fırsat bulamadan dağın eteklerine kadar kaçar. Bu olaydan sonra kale Keçi Kalesi adını alır...”
    Keçi Kalesi’ni çiçeklerle baş başa bırakıp, geldiğim yoldan zirveye doğru tırmanışımı sürdürdüm. Ormanla kucak kucağa giden yolun iki yanındaki ağaçları seyrederken, gökyüzüne doğru yarış ettiklerini fark ettim. Bulutlara önce değebilmek için uzanıp duruyorlardı. Zirvelerin sessizliğinde, ağaçların rüzgarla konuştuğunu da duydum. Hışır hışır bir konuşmaydı. Rüzgar bir ağaçtan diğer ağaca uçuşuyor, onları okşuyor, sarıyor ve sallıyordu. Pamuk pamuk bulutlar ise şekilden şekle girip aşağıdaki oyunu gökyüzüne yazıyorlardı.
    ŞİRİNYAZI’NIN YEŞİL       BAŞLI YABAN ÖRDEKLERİ
    Geçtiğim yaylanın Urumşu olduğunu, çeşme başında çamaşır yıkayan yaşlı kadınlardan öğrendim. Yayladan sonra yolu kaybettim. Karşıma dört yol ağzı geldi. Birine saptım, az gittim, uz gittim ama doğru yolu bir türlü bulamadım. Bir ağacın altında şekerleme yapan ormancıya sordum. Tarif ettiği istikamete gidince Bürnük Köyü’ndeki Şirinyazı Göleti’ne kavuştum. Küçük, şirin, etrafı ağaçlık bir göletti. Yeşil başlı ördekler avcı tüfeklerinden uzakta, içleri rahat, nazlı nazlı yüzüyordu. Kaybola kaybola hem yorulmuş hem de acıkmıştım. Gölete tepeden bakan bir pansiyonda, Ünzile Teyze’nin sardığı kaldırık dolmasıyla karnımı doyurdum.
    Sonra yaylalar arası yoldan, Mengen’e  inmeye başladım. Toza rağmen pencereleri açıp, bin bir kokulu yelin göğsümü okşamasına izin verdim. Ormanların içinden döne döne ovaya doğru inerken, yolu sarmalayan bitkilere daldım gittim.
    Önce Mengen köyü göründü. Türkiye’nin “lezzet sihirbazları”nın çoğu, bu köy ve çevresinde yetişmişlerdi. Ağaçlar arasına saklanmış tahta evler, yıllar boyu al yanaklı gürbüz çocuklarını hep gurbetteki mutfaklara yolcu etmişti. Köyden sonra dağ bitti. Yol asfalta dönüştü. Cılız nehri izleyerek, vadinin tabanında akıp gitti. Mengen ilçesi epey sonra karşıma çıktı. Yol kıyısındaki “Müdür” lokantasında ve Mengen Aşçılık Meslek Lisesi’nin restoranında yöre lezzetleriyle damağımı çatlatıp yola devam ettim.
    SAFRANBOLU’DA ŞÖLEN
    Mengen’i geçip, direksiyonu Karabük’e doğru kırdım. Sessiz, sakin bir yoldu. Yeni yeni yapraklanmaya başlamış ağaçların süslediği yeşil ovaları yara yara önce Karabük’e, sonra Safranbolu’ya vardım.
    Kadıoğlu Konağı’nda soluklandıktan sonra, Safranbolu turuna çıktım. İlçeyi en iyi bilenlerden Aytekin Kuş’tan ilk öğrendiğim ilçenin eski adlarıydı. Bizans’ta adı Daybra’ymış. 1196’da, Selçuklular döneminde Zalifre olmuş. Beylikler ve Osmanlılar’ın ilk dönemlerinde ise Borglu ve Borlu’ya dönüşmüş. Yöreye yerleşen Taraklı aşireti buraya Taraklıborlu adını takmış. Osmanlı döneminde, 18. yüzyıl ortalarında Zağfiran-ı Borlu, 19 yüzyılın ikinci yarısından sonra Zağfiran-ı Benderli olmuş. Son olarak ise Zafranbolu ve Safranbolu’ya dönüşmüş.
    Aytekin Kuş, ilçeyi kuş bakışı gören Hıdırlık Tepesi’nden evleri tek tek göstererek anlattı; Safranbolu 17. yüzyılda Gerede-Tokat-Sivas kervanyolu üstünde önemli bir konaklama merkeziydi. İlçenin ortasında hâlâ eski ihtişamı ile duran Cinci Han o devirdeki ticaretin hacminin en önemli kanıtıydı.
    Geleneksel Türk mimarisinin en güzel örnekleri de yine burada sergileniyordu. İlçedeki 2000 geleneksel evden 800’ü koruma altına alınmıştı. Çoğunlukla 3 katlı ve 6 odalı olan evler, öylesine iyi konumlanmıştı ki, biri diğerinin manzarasını asla kapatmıyordu. Daracık taş sokaklarda dolaşmak, insanı başka bir zaman dilimine itiyordu. Altından dere akan Lütfiye Camisi, Cinci Hamamı, Köprülü Mehmet Paşa Camisi’nin avlusundaki güneş saati, müzeye dönüştürülen Kaymakamlar Evi, Çizmeciler Evi’nin muhteşem merdiveni, Kileciler Evi’nin ahşap süslemeleri, Asmazlar’ın havuzu, eski belediye binası, radyo müzesi, kapı, kilit, çeşmeler, demirciler çarşısı, eski tabakhane derken Arasta’nın 350 yıllık kahvesinde ancak soluğumu toparladım.
    Gördüklerimi düşündükçe, bildiğim Safranbolu’yu aslında hiç bilmediğimi fark ettim. Yöre yemeklerinin tadına ise hem Kadıoğlu hem de Kazanocağı lokantalarında baktım.
    Dönüşte, geldiğim yollardan dere tepe düz gidip Bolu’ya vardım. Çevreyi gezmek yerine, lokantalarda lezzet yolculuğu yaptım. Bi-Tur, Biber restoranlarında, Yurdaer Oteli’nin lokantasında damakları şaşırtan lezzette yemekler yiyerek manzaralı, lezzetli, renkli bahar yolculuğumu bitirdim.

    LEZZET DURAKLARI

    BOLU: * Hotel Yurdaer’de önerim talaş böreği, kayısılı gerdan sarması, keşli cevizli Bolu usulü etli mantı. (E-5 Karayolu’nda Ayrılık Çeşmesi Mevkii. Tel: 0374 253 4548) * Bi-Tur Restoran’da bolu köftesi ve ızgara çeşitlerini tadın. (Belediye Meydanı. Tel: 0374 212 56 16) * Biber Restoran’ın Abant köftesi, yaprak kavurması damakta unutulmaz tadlar bırakıyor. (Hastane Cad. Gazi Konutları B1 Blok. Tel: 0374 275 33 99)
    MENGEN: * Müdür Restoran’ın Mengen usulü sulu kavurmasını, bulgur çorbasını tavsiye ederim. (Zonguldak Caddesi- Dörtyol. Tel: 0374 356 10 70) * Mengen Aşçılık Meslek Lisesi Restoranı’nda mengen pilavı ve kedi batmazı tadın. (Tel: 0374 356 40 34)
    SAFRANBOLU: * Kazanocağı Ev Yemekleri’nde perohi, cevizli keşli yayın (erişte), etli yaprak sarmasını öneririm. (Çeşme Mah. Kasaplar Sok. Tel: 0370 712 59 60) * Kadıoğlu Sofrası’nda şehzade pilavı, bükme tadılmalı. (Hacı Halil Mah. Mescit Sok. Tel: 0370 712 56 57)

    Kaynak: Mehmet YAŞİN