Batı gözüyle Türkiye’de olanlar

“BU adamlar ya Türkiye üzerine çok az bir şeyler biliyorlar, bugünlerde olanları çok kısıtlı bir çerçevede kavrayabiliyorlar, ya da zaten kavramak gibi bir dertleri yok!” Şu sıralar Batı gazete ve dergilerinde çıkan Türkiye değerlendirmeleri okuduğunuzda ister istemez böyle düşünüyorsunuz.

Haberin Devamı

Hepsinin kalkış noktası özetle şu:

“İktidarda olan ‘İslamcılar’ veya ‘muhafazakârlar’la laikler kıyasıya bir kavgaya tutuşmuş vaziyetteler. Laikler, iktidarlarını kaybettikleri ve seçimle bir daha iktidara gelme şansları olmadığını anlamış oldukları için asker ve/veya yargı yoluyla İslamcıların önünü kesmeye çalışıyorlar.”

HAKKANİYETLİ Mİ?


Türkiye’de, yakın zamana kadar, kendi tanımladıkları biçimde bir laik sistemi korumak ve kollamak için her yolu mubah sayan veya sayabilecek olan belli bir kesim olduğu doğru. Ama tüm laik kesimi bu dar çerçevede tanımlamak ve şimdi artık askeri müdahele ihtimalinin kalmadığı anlaşıldıktan sonra, yargıda olanları sadece bu çerçevede tanımlamak ne kadar anlamlı ve hakkaniyetli?

Zamanında, Refah Partisi’nin kapatılma kararını onaylayan ve başörtüsü dolayısı ile eğitim hakkı engellenen Leyla Şahin’in açtığı davayı reddeden AİHM de, Ergenekon’un bir parçası mıydı? Veya en azından Türkiye’de İslamcıların önünü kesmek için yargıyı alet eden planların bir parçası mıydı? 

Tüm bunlar bir yana, özellikle CHP etrafında tanımlanan ‘laikler’ iktidarlarını bugün kaybetmiş falan değiller. Bu çok zaman önce gerçekleşti. Tek parti döneminden birdenbire 2000’li yıllara sıçrayan tuhaf bir siyasal toplumsal analizle, Türkiye’de sonu bugünlerde gelmiş görünen askeri-sivil bir vesayet sistemi olduğu doğru değil. Mevcut iktidara kadar gelen süreci doğru dürüst değerlendirmek kimsenin işine gelmeyebilir ama işimize gelse de gelmese de gerçekleri hatırlamak zorundayız.

Bir kere, böyle katıksız bir vesayet sisteminden söz edebilmek için, 1950’de çok partili hayat ve liberal ekonomiye geçişle başlayan muazzam sosyal, siyasal, ekonomik devinimleri göz ardı etmek gerekir.

Oysa bu sürecin başından itibaren, CHP’yi destekleyen kitle özellikle ekonomik alanda güç kaybetmiştir. Buna karşın özellikle ekonomik seçkinler sınıfı, her nesil muhafazakar kesimlerin katılımı ile genişledi.

İkinci olarak, 28 Şubat müdahalesi dışında, bu süreç boyunca gerçekleşen darbelerin hedefi ne laik kesimi kollamak, ne de laikliği korumaktı. Buna karşın özellikle 12 Eylül darbesi, bugün iktidar olan çevrenin bir kesimi tarafından desteklenmiştir.

Üçüncü olarak, ekonomik, siyasal, toplumsal iktidarın, bugünlere kadar laik bir azınlık tarafından elde tutulduğu bir vesayet sisteminden söz edebilmek için, tamamen dışa kapalı bir ekonomi ve dünya sisteminden kopuk bir ülkeden söz ediyor olmamız gerekir. Oysa durum kesinlikle bu değildi. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, Türkiye Batı merkezli sistem içinde yer alma tercihi yaptı. İkinci Dünya Savaşı sonrası ortam ve NATO üyeliği çerçevesinde bu tercih daha keskin bir biçim aldı. Devletin yapılanmasını belirledi. Güvenlik kavramının komünizmle mücadele olarak belirlenmesi de, darbelerin öncelikle sol siyaseti ezmeyi hedef alması da bu çerçevede anlaşılabilir.

TUHAFLIĞIN NEDENİ


İç toplumsal sorun ve dinamikler, siyasetin seyrini belirlemede tabii ki önemli etkenler olarak karşımıza çıktı, ama bugünleri açıklamak için dünya sistemindeki değişimi ve ‘laik kesim’in bu değişim uğruna gözden çıkarılmasını dikkate almayan hiçbir açıklama Türkiye’de olanları anlamamızı sağlayamaz. Bu son husus, Batı medyasının hiç hoşlanmadığı bir konu, tuhaf Türkiye analizlerinin nedeni de galiba bu.

Yazarın Tüm Yazıları