Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Başka İstanbul

Pakize SUDA

Sevgili okurlar, yazılarımdan hareketle beni sadece Akmerkez'le gece kulüpleri arasında gidip gelen biri olarak bellemenizden korkuyorum. ‘‘Aslında İstanbul'da ayağımın değmediği kaldırım yoktur’’ demeyeceğim tabii ki ama 'sık sık çıkar köşe bucak dolaşırım'. Yok, bunu da diyemem. Siz inanırsınız da tanıdıklar yutmaz. İtiraf ediyorum, geçenlerde ilk defa çıktım, İstanbul'un bir kısım semtlerinde yayan yapıldak gezindim.

Bunda kardeşimin ‘‘Abla, hep aynı hatta çalışan İETT şoförü gibisin. Onları bile arasıra değişik güzergáhlara gönderiyorlar. Sana 'Eminönü' deseler, 'Emin'in nesi nesi?' diye soracaksın neredeyse’’ demesinin hiçbir etkisi yok. Ben zaten kaç senedir niyetliydim. Niyetimi gerçekleştirmemin, kardeşimin bu sözü edişinin ertesi gününe denk düşmesi tamamen tesadüf. Gezintiye Eminönü'nden başlamam da...

*

Eminönü'ne vasıl olur olmaz aklıma gelen ilk şey ‘‘Başka İstanbul yok’’ diyenlerin burayı görmemiş olduğuydu. Alın size başka İstanbul.

Satıcılar; tezgáhta, el arabasında, yerde. Kuşlar; havada, yerde, kubbede. Şerbetçiler Osmanlı'dan kalma. İnsanlar, insanlar, insanlar... Turistler; şortlu, fotoğraf makineli, yerliler şalvarlı, cübbeli, başörtülü, başörtüsüz, çocuklu, çocuksuz.

Meydanın en renkli simaları ‘‘ayakkabı boyacıları.’’ Ellerindeki keratayı pırıl pırıl sandıklara vurarak turistleri çağırıyorlar. Turistlerin ayağında şıpıdık terlikler. ‘‘Ayol neresini boyayacaksınız bunun?’’ diyorum. Meğer fotoğraf çektirmek için çağırıyorlarmış. Turistler pek meraklıymış bunların resmini çekmeye. Bana, turistlerden ziyade kendileri meraklıymış gibi geldi. Yalnız sandıkların son durumunu gördünüz mü bilmem; dört katlı apartman yüksekliğine erişmelerine az kalmış. Yani fotoğrafları çekilmeyecek gibi değil.

750 bin liraya tişörtler var. Bunları alınca sadece giyinmiş olmakla kalmıyorsunuz; Tayyip Erdoğan'ı, Hülya Avşar'ı, Emrah'ı koynunuza alıp, bağrınıza basmış oluyorsunuz.

Bu arada üç kişi olduk. Seyyar parfümcü bizimle beraber dolaşıyor. Adamcağız gelene geçene baktı baktı, bizi birinci dereceden koku sürünücü belledi zahir. Ünlü markaları bileğinden omuzuna kadar dizmiş, ‘‘Tam size göre kokularım var’’ diyor. Parfümlere de beden numarası mı koydular ne?

*

Mısır Çarşısı'na giriyoruz. Aniden içimi bir gurur kaplıyor. Bizler mısıra bile koskoca bir çarşı tahsis etmiş insanların torunlarıyız. Ancak şimdi bırakın mısır koçanını, yere yanlışlıkla düşmüş tek bir mısır tanesi bile yok ortalıkta. Memlekette üstüne site kurulmadık mısır tarlası bırakmazsak, olacağı buydu. Haliyle çarşı da yeni bir kimlik arayışına girmiş ve bulmuş: ‘‘Lokum.’’ Karadeniz'in hamsisi gibi olmuş lokum, bir tek turşusunu kurmadıkları kalmış.

Çarşının sonlarına doğru atalarımızın mısıra bu kadar itibar etmiş olması manasız gelmeye başladı ve içimde bu mısırın Afrika'nın ‘‘Mısır’’ı olabileceği fikri belirdi. Tabii, daha önce niye düşenemedim? Mısırlı tüccarların mallarını sattıkları çarşı olmalı burası.

*

Çarşının arka kapısından çıkıp, Tahtakale, Mahmutpaşa üzerinden Kapalıçarşı'ya doğru gidiyoruz.

Hayatımda ilk defa insan trafiğinin sıkıştığını gördüm. Dura dura yürüyoruz. Sağlı sollu dükkánlar, ortada tezgáhlar. Dükkánların her birinden ‘‘Çok güzel modellerimiz var bayan’’ diye sesleniyorlar. Aklım kalıyor, ama hangi birine gireyim.

İçiçe geçmiş sütyen dağları, eski Yeşilçam filmlerinde ‘‘Metres’’ konumundaki kadınların giydiği türden gupür dantelli naylon gecelikler ve 0-6 yaş grubu çocuklar için nişanlıklar, gelinlikler. Toplumun bir kesiminde, neredeyse evlenmemiş bir tek kadın kalmazken, bir kesiminde -ki bu kesim benim de içinde bulunduğum kesim oluyor- nikáh yüzü görmüş kadının parmakla sayılabilmesinin nedenini bugün burada anlamış bulunuyorum. ‘‘Özendirme’’. Elalem çocuğunu kundaktan çıkarıp nişan elbisesinin içine sokuyor. Ah anacığım, bir kez olsun bir akraba düğününde bizi ‘‘küçük gelin’’ yapmak gelmedi mi aklına? Şimdi böyle damatsız damatsız otur dur bakalım.

*

‘‘Dört tane 150’’, ‘‘İki tane 500’’, ‘‘Kaça bunlar?’’, ‘‘750 ağbi.’’, ‘‘Buyrun bayan’’ sesleri ve yakıcı güneş eşliğinde yokuşu tırmanıyoruz. Kapalıçarşı'ya kendimizi attığımızda ensemden topuğuma ter süzülüyor. Kardeşim ‘‘Orhan Veli 'Serin Serin Kapalıçarşı' mısraını bizimkine benzer bir yolculuktan sonra yazmış olmalı’’ diyor.

Kapalıçarşı'ya yıllar önce gitmiştim. ‘‘Eski’’ kokan, ‘‘Eski’’ satan dükkánlar kalmış aklımda; bir de beyaz sakallı dükkán sahipleri. Şimdi her şey yepyeni, vitrinler, satılanlar, tezgáhtarlar... Mahmutpaşa içeriye taşınmış sanki. Başınızı kaldırıp tavana bakmazsanız, nerede olduğunuzu anlamazsınız. Hayal kırıklığına uğradım doğrusu.

O da son yılların hastalığına tutulmuş ‘‘turistik’’ olmuş. Benim sözlüğümde ‘‘turistik’’in karşılığı ‘‘yozlaşmışlık.’’ Turistik olan her şey ruhunu, özünü kaybediyor, sıradanlaşıyor. Belki de Türkiye genelinde yaşanan ‘‘turistsizlik’’ bu yüzdendir.

Kapalıçarşı esnafına sorarsanız tanıtım yetersizliği ve basının yaşanan olayları abartarak yansıtması sebep olmuş Türkiye'deki kötü sezona; Kapalıçarşı da bundan nasibini almış. Çarşı boş denecek kadar tenha. Esnaf buradaki çöküşün henüz genel ekonomiye yansımadığını, yansıdığında milletçe günümüzü göreceğimizi söylüyor. Ve Turizm Bakanı Mumcu'nun icraatlarını hacı bekler gibi bekliyor.

Kapalıçarşı'da en çok dikkatimi çeken şey kuyumcuların bolluğu oldu. Dünyadaki herkesin elini kolunu dolduracak kadar yüzük bilezik var. Yani, hiç merak etmeyin, aç kalırız, susuz kalırız takısız kalmayız. Oh, içim rahat etti.

*

Kapalıçarşı'dan çıktık, gidiş yolumuzdan Eminönü'ne dönüyoruz. Şerbetçiyle selamlaştık. Parfümcü bizi gördü, görmezlikten geldi. Bugün sayemizde ‘‘kimsenin kalıbına aldanmamak lazım’’ kanaatine varmıştır herhalde.

Galata Köprüsü'nü yürüyerek geçmeye karar verdik. Köprünün üstü ana baba günü. Malum, balık tutanlar. Birinin yanına yanaştım, ‘‘Haliç pek temiz değil, bu balıkları nasıl yiyeceksiniz?’’ dedim. ‘‘Ben zaten balık sevmem, komşulara dağıtacağım’’ dedi. Adam komşulara jest yapacak, üstüne üstlük sağlıklarını da mı düşünsün?

Ayağında şalvar, başında kasket, yere bağdaş kurmuş, yaşlı bir adam. Önünde bir kasa yeşil elma, boy sırasına dizilmiş. ‘‘Kilosu kaça?’’ dedim. Güldü. Meğer taneyle satılıyormuş. Küçük 50, orta 75, büyük 100 bin lira. Yanında tuz da veriyor. Salatalık ‘‘out’’ olmuş, yeşil elma ‘‘in.’’

Adım başı bir çocuk, önünde bir damacana, içinde sarı bir sıvı. Ama ne sarı, bunu görenin ‘‘En güzel sarı Filli Boya'da’’ demeye dili varmaz. ‘‘Bu ne?’’ dedim. Limonataymış.

*

Karaköy'den arabaya bindik, eve dönüyoruz. Aklım limonatada kaldı. Keşke birer bardak içseydik. Haftaya, sizi ‘‘zehirlenme’’ konusunda aydınlatan bir yazı yazardım.

mış muş köşesi

Yaşlı kadının ter kokusu, ruh durumunu iyileştirici etki yaratıyormuş.

Duydunuz kızlar, ölümüz bile para.

Dünya ekonomisi çetelerin elindeymiş.

Gün gelip de bütün dünyanın bizi örnek alacağı ölsem aklıma gelmezdi.

Karısı, ‘‘Ciguli'min kıymetini bilin’’ demiş.

Daha ne yapalım, bir hükümet kurdurmadığımız kaldı.

Ses tellerine de estetik yapılıyormuş.

Tıp kararlı. Bizi öteki tarafa ‘‘orijinal’’ göndermeyecek.

Cehennem sıcağı yoldaymış.

Gelsin. Bir-iki prova gerekli zaten.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI