Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Başbakan ve Diyarbakır 12 Ağustos 2005-21 Ekim 2008

Tarih 12 Ağustos 2005. Yer Diyarbakır.<br><br>Başbakan Tayyip Erdoğan konuşuyor:

“Türkiye ne kadar Ankara, İstanbul, Samsun, Erzurum ise, o kadar da Diyarbakır'dır… Türkiye gibi büyük bir devlet ve güçlü ülke, pek çok zorluğun harmanından geçti. O nedenle geçmişte yapılan hataları yok saymak, büyük devletlere asla yakışmaz. Büyük devlet, güçlü millet, kendisiyle yüzleşip hata ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahiptir. Ben milletimin ve devletimin öz güvenine, tarih bilincine ve coğrafya şuuruna inanan bir kadronun başbakanı olarak huzurunuzdayım…
Her soruna bir ad koymak da gerekmez. Sorunlar hepimizindir. İlla 'ad koyalım' diyorsanız, Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Bu sebeple 'Kürt sorunu ne olacak?' diyenlere diyorum ki, bu ülkenin başbakanı olarak, o sorun, herkesten önce benim sorunumdur. Biz büyük bir devletiz ve her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz.  Ülkenin hiçbir sorununu yok saymıyor, her sorununu gerçek kabul ediyoruz ve yüzleşmeye hazırız…”

Bu sözler “Kürt sorunu”na ilişkin olarak o tarihe dek bir Cumhuriyet hükümetinin başbakanının ağzından çıkmış en açık yürekli ve heyecan verici sözler idi.

Tarih 21 Ekim 2008. Yeri Diyarbakır (Dicle Üniversitesi).

Başbakan Tayyip Erdoğan konuşuyor:

“Havaalanından buraya gelirken şu yolların halini gördüm. Modern bir şehre bu yakışır mı? Diyarbakır’ı yönetenlerin çöp arabaları, temizlik işçileri yok mu? İşte halkım gereken dersi vermeli. Medeniyet dediğiniz şey yoldur, temizliktir, sevgidir, saygıdır… Demokratikleşme, insan hakları bakımından Türkiye’de yeni bir dönemin adımını attık. Ocak ayından itibaren TRT Kürtçe yayına da başlıyor. İlk etapta 12 saat planladığımız bu yayınları arttırmak söz konusu olacak.”

Bu sözler “Kürt sorunu”nun nabzının attığı bir numaralı merkezde, yerel seçimlere giden yolda herhangi bir Cumhuriyet hükümetinin başbakanının söyleyeceği cinsten sıradan sözler.

12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da Ak Parti örgütü, Kürtçe “ 'Brez Seroke Vezir, em jıte hezdıkın' (Sayın Başbakan, seni seviyoruz)” afişi asmıştı. 21 Ekim 2008’de Diyarbakır’da otobüsler çalışmıyor, dükkânlar kepenk indirmiş açılmıyordu. Hayat, Başbakan’a yönelik bir protesto görüntüsüyle durmuştu.

Bir on gün önce Diyarbakır’dan izlenimler yazmıştık. Şehirde PKK’nın “psikolojik üstünlüğü” ele geçirdiğini, şu günden bakıldığında Tayyip Erdoğan’ın “Diyarbakır kalesini düşürme” hedefinin pek gerçekleşeceğe benzemediğini vurgulamıştık.

Bir hafta sonra, Tayyip Erdoğan’ın 12 Ağustos 2005’in çok gerisinde kalan Diyarbakır performansı, bizim Diyarbakır izlenimlerimizi teyid etti.

***               ***          ***

Önceki gün Viyana’da katıldığımız bir kolokyumda “Türkiye’nin yeni Ortadoğu rolü” başlıklı panelde konuştuktan sonra Avusturyalı izleyicilerini sorularını cevaplıyordum. Söz alan bazı Avusturyayılar ısrarla “askerin Kuzey Irak’a girmek istediğini ve bu politikayı hükümete empoze ettiği” kanaatini ifade ediyorlardı.

Durumun tam da öyle olmadığını anlattım. Muhalefet sözcüleri tarafından dile getirilen askerin Kuzey Irak’a girip “tampon bölge”  oluşturulması talebinin, iki muhalefet partisinin genel başkanının Genelkurmay Başkanı ile yaptıkları görüşmenin ardından bir daha işitilmediğini hatırlattım. Bağdat’ta Mesut Barzani ile yapılan görüşmeden sonra, PKK konusunun Ankara ile Irak’taki Kürt yönetimi arasında işbirliğini geliştirme adımları çerçevesinde ele alınmasının tasarlandığını, bu konuda hükümet ile asker arasında bir “mutabakat” bulunduğunun anlaşıldığını söyledim.

Toplantıya ara verildiğinde, Türkiye’de ne olup bitiyor diye internet üzerinden haberlere baktım. Gördüğüm satırları Ahmet Davutoğlu’na da gösterdim. Şöyle yazıyordu:

“Mesut Barzani Erbil’e dönüşünde havaalanında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Barzani, ‘Türkiye ile aramızdaki duvarları yıktık. Buzları erittik ve ilişkilerimizde yeni bir sayfa açıldı. Türkiye, ilişkileri geliştirmek için adım attı. Diyalog için yolumuz açık’ diye konuştu…”

Hükümetin (Tayyip Erdoğan diye okuyabilirsiniz) “Kürt sorunu”nun dış boyutuna ilişkin olarak Irak Kürdistan’ı ve oradaki Kürt yönetimi –bu sıfatları kullanmamakla birlikte- ilişkileri geliştirmek yönünde attığı adım doğru. Gecikmiş, bir bakıma hâlâ mütereddit ama doğru yönde bir gelişme.

Üstelik, PKK’nın son “terör tırmanışı”nın  Türkiye ile Irak Kürt yönetimi arasında gelişme potansiyeli taşıyan ilişkileri “torpillemek” amacı taşıdığına inanıyor ve bu oyuna gelmemeye kararlıysanız, bu adımların doğru yönde atıldığına özellikle hükmetmeniz gerekiyor.

Doğru ama yetersiz. O yöndeki doğru adımlar, “içerde” atılacak adımlarla desteklenmediği sürece PKK’nın marjinalize edilmesine yetmez. Evet, PKK, Kuzey Irak’ta bir bölgeyi kullandığı için, orada zayıflatılmasının askeri açıdan “operasyonel” değeri elbette olacaktır ama “dağa çıkış”ı önleyecek, PKK’nin yitirdiği gücü tekrar elde etmesinin önüne geçecek adımlar, “içeride” atılacak adımlar.

PKK’nın Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son Diyarbakır gezisinde görülen, bölgedeki “psikolojik üstünlüğü”nün ortadan kaldırılması gerekiyor.

***             ***              ***

Nasıl?

“Kürt kimliği”nin özgürce kendini ifadesinin önüne dikilen tüm hukuki engelleri  kaldırarak ve kağıt üzerinde kalan bazı hakların gerçekten uygulamaya geçirerek. Başta dil. Dile saygı göstermeden, “kimliğe” saygı göstermiş olmazsınız.

Dile saygı ise o dilde eğitim hakkı ve o dilde yayın hakkı demektir.

Bu konuda bir “müjde” gibi sunulan TRT’de Ocak ayında Kürtçe, o da 12 saatlik yayının, 24 saat Roj TV, Kurdistan TV, Kurdsat gibi kanalları rahatlıkla izleyen insanlar açısından 2009 yılında çok anlam ifade edeceğini gerçekten sanıyorsanız, kendi ülkenizi ve halkınızı hiç tanımıyorsunuz demektir.

PKK’nın ortaya koyduğu hiçbir proje yok. Şu ara kan dökmekten gayrı başvurduğu, kullandığı hiçbir araç da yok. Örgüt, Avrupa’da bir zamanlar hiç değilse sol-liberal çevrelerinde yararlandığı sempatiyi de hızla yitiriyor.

O halde, nasıl oluyor da bu haliyle Güneydoğu’da “psikolojik üstünlük” sağlayabiliyor. Nasıl oluyor da, Diyarbakır’da “kepenk indirin” çağrısına bunca yaygın biçimde uyuluyor?

Bunu sadece “vatandaşlar”ın “korku”suna bağlamak, hem de neredeyse adam başına güvenlik kuvvetleri mensubu bir kişinin düştüğü bir bölgede ne kadar gerçekçi?

Güneydoğu’da PKK’nın sağladığı “psikolojik üstünlüğü”, oradaki vatandaşlarımızın “korku”sundan ziyade, Ankara’ya duydukları “hayal kırıklığı” ile açıklamak çok daha isabetli olacak.

21 Ekim 2008’deki Tayyip Erdoğan, 12 Ağustos 2005’teki Tayyip Erdoğan’a geri dönmeyi becerirse, kendisi ve Türkiye için hayatın ne kadar kolaylaşacağını görecektir.

X