Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Başbakan, Türkiye’yi pazarlamıyor, satıyor

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, Ofer ve Dubai Prensi ile görüşmesini eleştirenlere ‘Ülkeyi pazarlamak görevim’ dedi.

Ana muhalefet partisi Başkanı Deniz Baykal ise ‘Başbakanlığı Ülker bayiliği ile karıştırıyor, ne kadar komisyon alıyorsun, onu da söyle’ demeye getirdi.

Öncelikle söyleyeyim ne Başbakanımızın ne de ana muhalefet partisi başkanımızın pazarlamanın bilimsel anlamını bilmedikleri ortada. Halk arasında pazarlamanın satış yapma ile aynı şey olduğu konusunda çok yaygın bir inanç vardır.

Hatta Türkiye’de birçok işadamı pazarlamayı satış sanır. Oysa bu işlerin piri Peter Druker der ki: ‘Pazarlamanın amacı satış yapmayı gereksiz hale getirmektir.’

Druker
haklı, çünkü pazarlamanın görevi karşılanmamış gereksinimleri keşfetmek ve insanlara tatmin edici çözümler sunmaktır. Pazarlama başarılı ise insanlar yeni ürünleri, hizmetleri, düşünceleri beğenirler ve duyduklarında da alırlar.

Dahası, pazarlama yalnızca pazarlama bölümlerine bırakılmayacak kadar da önemlidir. Neden? Rekabet o kadar yoğundur ki bir kurumun tüm bölümleri müşterinin tercihini kazanmaya odaklanmalıdır.

Pazarlamanın kuralı şudur: Müşteri merkezli düşünmüyorsan hiç düşünmüyorsun demektir.

Şimdiii... Türkiye’ye yabancı sermaye çekmek için Başbakan’ın yatırımcıları özel olarak ikna etmesine gerek varsa Türkiye daha baştan bu konuda ‘bilimsel pazarlama’ yapmıyor demektir. Doğru ‘pazarlanan’ bir Türkiye’de yabancı yatırımcılar Türkiye’ye yatırım yapmak için koşa koşa gelirler.

O halde Başbakan’ın çabaları çok ‘satış’ ağırlıklı çabalar... Başbakan ‘pazarlamak görevim’ derken aslında ülkemin varolan durumunu ‘müşteriye cazip hale getirmeye çalışıyorum’ demek istiyor.

Aynen, ürettiği cep telefonunda hálá fotoğraf çekme özelliği olmadığı için tasarımı ön plana çıkarmaya çalışan bir işletme sahibi gibi...

Başbakan’ın ‘satış’ çabaları her şeye rağmen takdir edilecek çabalar. Türkiye’nin yabancı sermayeye çekici hale getirilmesi şart. Dubai sermayesinin, Ofer’in peşinde sadece Türkiye yok ki...

Diğer ülkelerin arasından sıyrılmak için yatırımcılara ‘tatmin edici çözümler’ sunmak gerekiyor. Bu tatmin ediciliği de sağlayacak kişi tabii ki Başbakan... Ancak Başbakan’ın unuttuğu ‘iç pazardaki’ müşterinin beklentisi: Şeffaflık...

Baykal’a gelirsek... ‘Pazarlama’yı komisyon oranına indirecek kadar pazarlama düşmanı olduğunu zaten biliniyordu. CHP’yi bu kadar ‘verimli’ bir ortamda hálá baraj sınırlarında dolaştıran biri olsa olsa pazarlama düşmanı olabilir. Böyle pazarlama düşmanlarının olduğu bir Türkiye’de de Başbakanların yabancı sermayeyi ikna etmek için ‘satış’ taktikleri denemesi çok normal değil mi?

İki Sinan Çetin hoş ama

DİGİTURK uzun süredir ‘satış’ sorunları yaşıyor. Digitürk reklamları da bu ‘satış’ sorununa çözüm getirecek ‘içeriği bir türlü’ yakalayamıyordu.

Yeni başlayan Digitürk kampanyasını çok beğendim. Digitürk’ün kedi olalı bir fare tuttuğunu düşünüyorum...

Mehmet Ali Erbil, Sinan Çetin, Gülben Ergen yeni başlayan reklamlarda niye televizyon değil de Digitürk izlediklerini esprili bir şekilde anlatıyorlar. Bir çeşit ‘tanıklık’ reklamları...

Digitürk kendini ‘aynı saatte aynı şeylerin olduğu geleneksel televizyon’ gibi değil de ‘isteyenin istediğini’ izlediği başka bir televizyon gibi konumlandırılıyor. Bu kez başarı söyleyiş biçiminde...

Çünkü Digitürk daha önce de aynı aynı şekilde konumlandırıyordu. Kampanyanın tek sorunu Sinan Çetin’li filmde iki Sinan Çetin olması...

Espri hoş olabilir ama diğer filmlerin devamlılığını ve az da olsa yaratıkları ‘gerçeklik duygusu’nu etkiliyor.

Çılgın rektörler

BAZILARININ genlerine işlemiş ‘dini paradigmalarını’ değiştirememeleri nedeniyle Türkiye bir ileri iki geri zıp zıp zıplıyor. ‘Avrupa Birliği’nde iyiler, özelleştirme de yapılmayanı yapıyorlar’ derken bir de bakıyoruz ki Van 100. Yıl Üniversitesi rektörü tutuklanmış.

Fazla uzatmadan söyleyeyim. Rektör Prof. Yücel Aşkın’ın tutuklanması sembolik olarak ılımlı ya da ılımsız ‘islami devlet’ yanlılarının ‘laik cumhuriyete kafa tutuşu’ izlenimi veriyor. Üniversitelerin çevrelerini değiştirmeleri, bilimin ışığıyla gittikleri yöreleri aydınlatmaları beklenir.

Van’da ise ‘dinci çevre’ yıllardır üniversiteyi ‘mollalarla’ yönetilen bir yere (kesinlikle üniversite değil) dönüştürmek istemiş, YÖK’ün yerinde müdahaleleri ile dönüşüm gerçekleşmeyince de rektör Yücel Aşkın tutuklanmadan yargılanabilecekken, nasıl olduysa ‘çete’ oluşturup, tutuklanmıştır.

YÖK, yıllar önce Van’a müdahale etmemiş olsaydı, bugün Prof. Yücel Aşkın’ın koltuğunda pekala elinde tesbih başında sarıkla sanal bir molla oturuyor olabilirdi. Bu ‘molla’ bugün ‘ihaleye fesat karıştırmış’ olsaydı tutuklanmadan yargılanma olasılığı yüksekti.

Prof. Aşkın suç da işlemiş olabilir. Sorun gördüğü ‘muamele’ ve böylesine tutuklanması... Prof. Aşkın suçlu mu değil mi? Bu sorunun yanıtını haftaya bileceğiz ama ‘pazarlama’yı iyi bildiğini söyleyenlerin pazarlama iletişimini de iyi bildiğinden kuşkumuz yok. Bu ‘tutuklama’ ‘türban ve imam hatip katsayısı’ sorununun çözemediği için Saadet Partisi’ne kayan AKP tabanına ‘Sabredin, başarıyoruz’ mesajı olmamış mıdır?

Gelecek hafta tamamlanması beklenen ‘iddia’ dosyasında suç oluşturan ciddi deliller bulunsun ya da bulunmasın ‘sabredin başarıyoruz’ mesajı yaydan çıkmıştır.

Bu nedenle Prof. Aşkın’ın tutuklanması karşısında YÖK Başkanı Teziç ve Rektörler Komitesi’nin direnişini ‘ideolojik kalelerini koruyorlar’ diye küçük düşürmek çok ama çok büyük aymazlık. YÖK’ün ve Rektörler Komitesi’nin korudukları tek kale var o da laik cumhuriyet rejiminin ‘çağdaş üniversite’ kalesi...

Çılgın Türkler’in nerede ne zaman nerede karşımıza çıktığı belli olmuyor işte... Bazen ‘Kurtuluş Savaşı’ veriyorlar, bazen rektör oluyorlar bazen de YÖK Başkanı... Yapacak bir şey yok... Çılgınlık damarlarımızda var!

Demode yaklaşımlardan vazgeçin

BİR süredir Şekerbank’ın 52’inci yıl reklamı televziyonlarda dönüyor. 52’inci yılları Şekarbank’a ve Şekerbanklılara hayırlı olsun... Şekerbank reklamında Türkiye’nin değiştiğini ve Şekerbank’ın da bu değişime ayak uydurduğunu anlatan bir sürü klişe görüntü var. Reklam şu cümleyle bitiyor: ‘Şekerbank 52 yılda kazandıklarını dünya ile paylaşıyor.

Şekerbank reklamından yola çıkarak kuruluş yıldönümü kampanyası yapan tüm markalara sesleniyorum. Lütfen klişelerden, ‘ne buldunsa koy’ gibi demode reklam yaklaşımlarından kaçının. Bu tür reklamcılığın devri ‘reklamcılığı’ keşfeden ülkelerde bitti bizde de bitmeli. Daha yaratıcı çözümler, daha yaratıcı anlatımlar bulmaya çalışın. İyi niyetlisiniz biliyorum ama iyi niyet etkili reklam yapmaya yetmiyor. Etkili reklam yapın ki, amaçlarınıza ulaşın, reklamın değerini anlayın, yatırdığınız paraların karşılığını alın..

Çekirgelik

Çağın ‘karanlık’ olarak isimlendirilmesinin nedeni ışık olmaması değildir, insanların ışığı görmeyi reddetmeleridir.

(J. Michener)

X