"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Başbakan, kadınlar ve ‘sanayi çarşısı’ meselesi

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, aile, çocuklar, kadınlar konusunda hassas. Bunu daha önceki demeçlerinden, yayımlanan bazı haberlere olan tepkisinden biliyoruz.

Ama bu hassasiyeti kendi tanımadığı kadınlar söz konusu olunca uçup gidiveriyor.
CHP Milletvekili Canan Arıtman, “Arap kadınlarına benzemek istemediğini” söylemişti.
Bu sözün, fiziksel bir benzerlikten daha çok toplum içindeki haklar, cinsiyet ayrımcılığının düzeyi gibi konuları ifade etmek için kullanıldığını düşünmüştüm.
Başbakan bu söze çok kızdı. Arıtman’ı, Arap kadınlarını aşağılamakla itham etti ve hızını alamayıp, Arıtman’ın “tornadan çıkmış kadınlardan olduğunu” söyledi.
Başbakan’ın geçmişinde de biliyorsunuz makyaj yapan kadınları “kaportası bozuk” olarak nitelemek gibi bir “sözel sabıka kaydı” var.
Demek ki başı açık, makyajlı bir kadın görmek, Başbakan’da bir tür “sanayi çarşısı” algısı yaratıyor. Kaportacılar, tornacılar vs!
Başbakan’ın “empati” kurma isteğinin pek olmadığını da biliyoruz ama bir küçük deneme yaparsa, bence söylediği bu söz için Arıtman’dan ve CHP’li kadınlardan özür dilemek isteyecektir.
Herhangi bir insan, kendi tanıdığı kadınlardan herhangi biri için benzeri bir söz söylese Başbakan ne hissederdi?
Dışarıdan bakıldığında onlar da giyim kuşam itibariyle bir tornadan çıkmış gibi görünüyorlar çünkü. Benzer pardösüler, benzer türbanlar, kocaman çantalar, abartılı ayakkabılar!
Başbakan kuşkusuz ki bunu yapana çok kızardı. Kızmakla kalmaz, emrindeki savcılara buyurur, “Atın bu adamı içeri de aklı başına gelsin” derdi.
Ben tabii böyle yetkilere sahip değilim.
Ama bir gazeteci olarak, Başbakan’a çok ayıp ettiğini ve özür dilemesi gerektiğini söyleme hakkım da var!
Var?
Var, değil mi Savcı Bey?

Türban yetmez burka gerekir

SELÇUK Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Orhan Çeker, tecavüze uğrayan kadının da bu işten sorumlu olabileceğini, açık saçık kıyafetler ile dolaşmanın tecavüz isteğini tetikleyebileceğini söyledi.
Her zaman söylüyorum, bir kez daha söyleyeceğim: Bazı İslamcı tiplerin çevresindeki kadınların sıkı sıkıya örtünmeleri şart!
Bana soracak olurlarsa türban pardösü de yetmez!
Çünkü onun altına açık ayakkabılar giyilebiliyor, tırnaklar boyanıyor, bazı pardösüler bele oturuyor, bazı türbanların renkleri hayli erotik çağrışımlar yaratabiliyor, hatta dudağını kaşını gözünü boyayanlar bile var! Yani bu da tecavüz tehlikesinden korunmak için yeterli olmayabilir, çünkü bu tiplerin neden tahrik olabileceklerini kimse bilemez!
Bu tiplerin çevresindeki kadınlar çarşaf ve hatta mümkünse burka giymeliler ki adamların içindeki canavarı uyandırıp, tecavüz kurbanı olmasınlar! Sonra ağlamak fayda etmez, tedbiri şimdiden alsınlar.

Ayağımın tozuyla New York’tan bildiriyorum

ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin Türkiye’de basın özgürlüğü ile ilgili endişelerini dile getirmesi ve ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün aynı konuda “kaygılıyız” demesi, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan yanıtını aldı:
“Türkiye, basın özgürlüğü açısından Amerika’dan daha çok basın özgürlüğünün olduğu bir ülkedir!”
Tesadüf bu ya, dün New York’’a gelmiştim. Bir hafta buralarda olacağım, Anna Nebretko’yu özledim, kızımla gezeceğim, belki yolda Madonna’ya rastlarım vs.
Ama İçişleri Bakanı’nın sözlerini internette okuyunca, hemen durumdan vazife çıkardım ve çizmelerimi ayağıma çekip ABD’deki basının durumunu incelemeye giriştim. İşte bulduklarım:
-  ABD’de basın özgürlüğünün hali içler acısı. Gazetecilerin evleri, işyerleri gece yarıları polis tarafından basılıyor, bütün notlarına, yazdıkları şeylere el konuluyor! Telefonları dinleniyor, mesleki nedenlerle yaptıkları konuşmalar bile aleyhlerine delil olarak kabul ediliyor
-  Gazete sahipleri ağır baskı altında! Gazete ve televizyon binalarında vergi, sigorta, itfaiye müfettişleri, belediye zabıtası kaynıyor! Ağır cezalar yazılıyor. Bunları mahkemeler sonradan iptal ediyor ama o arada yayınevleri sıkı zarar görüyor.
-  Muhalif gazete ve televizyonların sahipleri, kuruluşlarını satmaları için sıkıştırılıyor. Satmaya yanaşmayanın başına nelerin geleceğini tahmin etmek zor değil.
-  Federal bankalar, Başkan’ın sevdiği isimlere gazete ve televizyon sahibi olsunlar diye büyük krediler açıyorlar! Beş yılı ödemesiz! Bu kişiler, işi bilmedikleri için gazetelerden zarar da ediyorlar ve Başkan, gazetelerdeki zararlarını kapatsınlar diye Teksas Alaska petrol boru hattı işi, Key Biscayne’e kurulacak rafinerinin ruhsatı gibi olanaklar sağlıyor. Geçenlerde NewsAmerica isimli bir gazetede çalışan bir köşe yazarı işten atılsın diye sahibine Kolorado Dağları’ndaki kömürleri çıkartıp, devlete satma izni verildi.
-  Başkan, kendine bağlı bir “bağımsız kurul” kurdu, bununla televizyonları denetliyor. Beğenmediğini uyarmadan kapatma hakkına sahip bu kuruluş, artık kimin ne kadar izlendiği ile ilgili ölçümleri de kendisi yapacakmış. Eskiden bu işi yayın kuruluşları, reklam verenler ve reklam ajanslarının ortak şirketi yapardı, şimdi devlet yapacak. Kimin ne kadar izlendiğini, kimin ne kadar izlenmediğini devlet söyleyecek, reklamlar ona göre dağıtılacak!
-  Hapishaneler gazeteci kaynıyor. Gerçi liberal gazeteciler bu durumu olumlu karşılıyor ve “dışarıda olsalar aç kalacaklardı, şimdi hiç olmazsa karınları tok, sırtları pek” diye yorumluyorlar. Bu görüştekiler siyasal olarak liberal akımı temsil ediyorlar ve “neo liberalizm”in bu ülkedeki mottosu artık şöyle: “Bırakınız savcılar yapsınlar, bırakınız savcılar geçsinler!”
Amerika’dan bildireceklerim şimdilik bu kadar sevgili okurlar. Gördüğünüz gibi Türkiye, ABD’den daha özgür bir basına sahip!
Yaşadığımız ülkenin ve sahip olduğumuz basın özgürlüğünün kıymetini bilelim, yabancı cereyanlara kendimizi kaptırmayalım!

X