Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Başbakan’ın sözlerini sindirmek kolay değil

OLAY önceki haftasonu oldu, ben hâlâ sindirmekte güçlük çekiyorum. Sonra bu olayla ilgili olarak birkaç gün önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan konuştu, onun sözlerini sindirmek ise hiç kolay değil benim için.

Olayı biliyorsunuz: Bir bira markası tarafından yıllardır desteklenen ve düzenlenen İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul kampüsünde yapılan bir müzik festivalinde, son dakika kararıyla bira dahil içki satışı yasaklandı.
Bu yasak, ‘Eyüp’te bira sattırmayız’ diyen ve kendi ahlakını başka herkesin ahlakından daha üstün gören bir grubun girişimiyle başladı; ‘Ankara’dan müdahale’ ile de taçlandı. Festivalde bira dahil içki yasaklandı.
Ben de bu yasaklamayı basitçe ‘Hayat tarzına müdahale’ olarak görmenin yanlış olduğunu, meselenin bir ahlakın kendini diğer bütün ahlaklardan üstün görmesi meselesi olduğunu ve özünde totaliter, faşist bir karakter taşıdığını yazdım burada.
Birkaç gün önce de Başbakan Erdoğan çıktı, festivaldeki içki yasağının doğrudan kendisinin isteğiyle uygulandığını açıkladı, ‘Üniversitede içki satışı mı olurmuş, çocuklarımızı alkolik mi yapacağız’ dedi, üniversite yönetimine kendisinin bizzat telefon ederek içki satışını durdurttuğunu söyledi.
Bu sözleri okuyunca benim de nutkum nutuldu.
Neresinden başlayayım bilmem ki...
Önce şu: Yasalarımız içki satın alabilmek ve içebilmek için bir yaş sınırı öngörüyor. Bu yaşın üzerindekilerin kendi kararlarını kendilerinin verebilecek olgunluğa sahip olduğunu varsayıyoruz.
Mesele, yaşı da uygun olan gençlerin seçme özgürlüğüyle ilgilidir. Ama başbakan, belli ki üniversite sınırlarının seçme özgürlüğünün geçerli olmadığı ‘kamusal alanlar’ olarak görüyor.
Daha önce birileri, kendi ahlaklarına uygun görmedikleri başörtüsünü seçmesini engelliyordu öğrencilerin, şimdi bu başbakan da kendi ahlakına uygun düşmeyen içkiyi seçmesini engelliyor.
Bence arada hiçbir fark yok.
İkincisi, başbakanın daha önce belediye başkanıyken de yaptığı gibi konuyu, gerek anayasada gerekse Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası anlaşmalarda yer alan bazı hükümlere dayandırmaya kalkışması...
Gerek Anayasada ve yasalarda, gerekse uluslararası sözleşmelerde devlete yükümlülük olarak yüklenen şey, alkolizmle mücadeledir. Alkolle değil, alkolizmle mücadele.
Evet, alkolik olmak için içki içmek gerekir ama her içki içen alkolik olmaz. Bu, trafik kazalarında ölümleri engellemek için otomobil kullanmayı yasaklamaya benzer. Belli kurallara uymak şartıyla otomobil kullanıyoruz. Aynı durum içki için de geçerli.
Daha söyleyecek çok şey var ama burada susayım şimdilik.
Meselenin özü şudur: Elinizdeki geniş yönetim imkanlarını, yasaları yorumlama gücünü kendi fikir ve düşüncelerinizi, inançlarınızı, ahlakınızı herkes için geçerli kılma aracı olarak kullanmaya başlarsanız, otoriter bir yönetim tarzına da geçmiş olursunuz.

Yaşanmaz yerlere dönüşen şehirlerimiz

İSTANBUL’da zaten limitlerde yaşıyorduk ve bunu da biliyorduk. İşte trafik. Bir kazanın köprülerden birinde bir şeridi tıkamasının şehri bütün gün kilitlediği onlarca örnek yaşadık.
Ama şimdi bir yandan Fatih Sultan Mehmet Köprüsünde bir yandan da E5 Haliç geçişinde köprü onarımı yapılıyor. İstanbul yaşanmaz durumda.
Ankara’da günler süren su kesintileri yaşanıyor. Bu sıcakta su hayati bir şey ve yok. Demek Ankara da limitlerine ulaşmış.
Şehirlerimizin limitlerine yaklaşması demek, şehrin her türlü altyapısının şehirde yaşayanların taleplerine aynı anda karşılık veremez duruma gelmesi demek.
İstanbul da, Ankara da nüfusu altyapısına göre aşırı derecede artmış şehirlerimiz.
Bu iki şehirde de genişleme imkanları çok azaldığına göre, bizim bir biçimde bu şehirlerde nüfus artış hızını azaltmamız, durdurmamız, hatta keşke becerilebilse nüfusu azaltmamız gerek.
Elbette zorla değil. Tersine teşviklerle. Merkezi hükümetin yardımıyla Türkiye’nin dört bir yanında başka cazibe merkezi şehirler oluşturarak.
Bu konu ben kendimi bildim bileli konuşulur. Devletin kendince planları da vardır ama politikacılar bir türlü bu planları uygulamaz.
Bu iktidar dönemi, geçmiş iktidarlara göre çok büyük bir başarı kazandı aslında. O başarı da, göç hızının artmasına rağmen gecekondulaşmanın ya hiç artmaması ya da çok az artmasıydı. Çünkü belki de tarihte ilk kez İstanbul’da devlet ve belediye konut ihtiyacının üzerinde bir arz sunmayı başardı.
Bu başarıyı takdir etmekle birlikte eksik bulanlardanım ben. Başta da dediğim gibi, keşke bu göç İstanbul yerine Anadolu’da oluşacak diğer cazibe merkezi şehirlere akıtılabilseydi.
Ama neresinden dönsek kâr: Unutmayın, göç daha sürecek, halen nüfusumuzun yüzde 30’u kırda yaşıyor, bu oran yüzde 20 ve altına düşecek. Bugünün rakamlarıyla 7.5 milyon kişi daha şehirlere göç edecek yani.
Keşke hükümet İstanbul’a bir İstanbul daha eklemek gibi projeler yerine Anadolu’da cazibe merkezi büyümeye namzet şehirler projeleri yapsa.

X