Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Başbakan’ı benimle Kafkas oynamaya davet ediyorum

İsterseniz dalga geçin ama son zamanlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Polat Alemdar’dan, pardon Necati Şaşmaz’dan özel ders aldığını düşünüyorum.

Kendilerinin artistik melekelerini her daim takdir ediyorduk elbet de son zamanlarda iyiden iyiye bir háller oldu.

Geçtiğimiz günlerde, Sakal-ı Şerif hadisesini soran gazetecileri yanıtlayacak meselá... Gözlerini kısmış, hayatın sırrını ifşa edecekmiş gibi bir ifadeyle soruyor: ‘Söylediğimi aynen yayınlayacak mısın?’

Ortamdaki gerilime bakan da ‘O Sakal-ı Şerif değildi. Avusturya Dışişleri Bakanı’nın postişiydi. Size ‘Bir gün Avrupa’nın kafatası kemerimizi süsleyecek’ demiştim’ gibilerinden bir şey söyleyecek zanneder.

Neymiş oysa: ‘Bazıları köşelerinde densizlik yapıyorlar. Sakal-ı Şerif bir defa, bizim için kutsal bir değer. Fakat üzerine koparılan spekülasyonlar ve maalesef spekülatörler, bunun üzerinden kendilerine rant sağlamaya çalışanlardır. Bakanım’a inanmıyorsunuz, Başbakan’a inanmıyorsunuz ve ilgili olanlara inanmıyorsunuz. Bu densizliktir, ahláki değildir.’

Sakal-ı Şerif’in kutsal değer babında sadece AKP ileri gelenlerinin tekelinde olmamasını, kendilerinin kimi işadamlarıyla bir gün görüştüğünü, bir gün görüşmediğini söylemesini filan bir yana bırakınız...

Bu yani duyup duyacağımız:

‘Söylediklerimi aynen yazacak mısınız?’

‘Evet.’

‘Niye bize inanmıyorsunuz? Çok ayıp ama küserim...’

BÖYLESİ CENGAVERLİK GÖRÜLMEDİ

AKP’lilerin çağdaşlığını sorgularken; ‘Erdoğan’ın bir baloda bir kadını dansa kaldırdığını hayal edebiliyor musunuz?’ diye soran CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’i ‘horon tepmeye’ davet etmesine ne dersiniz?

Önerdiği şey de horon yani... Türk folklorunda daha ‘errril’ bir oyun varsa da ben bilmiyorum. Ben mümkünse bu köşeden kendilerini karşılıklı Kafkas oynamaya davet etmek istiyorum. Cilveli bakışlar da dahil...

Konu ananelerimize sahip çıkmaksa, o da kadınlı-erkekli olduğu kadar güzide ve zarif bir oyunumuzdur; öyle değil mi?..

Yok, Başbakan’ımız horon seviyor. Ama nedir? En bitiriminden, fiyakalı bir cevap verdi mi, verdi...

İftar açarken ‘Biliyorum, bunu bekliyorsunuz’ diyerek salatadaki tavuğu ağzına götürmesi ve elceğizleriyle gazetecileri de aynı tavukla beslemesi peki?

Canlı yayınsa canlı yayın... Başbakan Erdoğan, bu sayede Kanal A’da tavuk budu yemekten tırsan Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın yarattığı ‘aşırı temkinli’ imajı da temize çekti.

Var ya...

Böylesi bir cengáverlik, Polat Alemdar’da bile görülmedi.

Ya da işte: Artistik beceri...

Müzevirlik hangi kitaba uygundur

Bir süredir, ‘mutsuzluktan yana kim kimi döver’ araştırmalarının haberleri havada uçuşuyor.

Birkaç örneği, şöyle kabaca Matruşka modeli sıralayacak olursak:

Geçtiğimiz haftalarda İngiliz The Times’ta yayınlanan bir habere göre, 30 ülkede toplam 30 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırma neticesinde, Türkler’in, Macarlar ve Ruslar’ın ardından en mutsuz üçüncü halk olduğu ortaya çıktı.

(Gerçi aynı araştırmaya göre en mutlu halk Avustralya’da yaşıyor ve onları ABD, Mısır ve Hindistan halkları izliyor. Bu durumda mutlu olmak uğruna şahsen kıçımı kaldırıp iltica eder miyim; hiç sanmıyorum; ayrı...)

Geçtiğimiz hafta sonucu açıklanan, İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’nün 32 ilçede, 500 bin kişi üzerinde yaptığı araştırmaya göre ise: Şişli, Bakırköy ve Kadıköy’de yaşayan İstanbul sakinlerinin ruh sağlığı, diğer ilçelere yaşayan İstanbullular’a kıyasla daha nanemollaymış.

500 bin kişiden 11 bin 507’sine hasta teşhisi konulmuş. Tanı konan vatandaşların yüzde 68.35’i kadın, yüzde 31.65’i erkek... Kadınlar daha ziyade psikolojik nedenlerle vücutta beliren hastalıklardan, panik ataktan, yani özetle psikosomatik rahatsızlıklardan mustaripmiş; erkekler ise kişilik bozukluğundan... Ruhsal hastalığı bulunan kişiler arasında zeká geriliğine de daha çok erkeklerde rastlanıyormuş.

Hani benim de insanları bete sokma konusunda doyumsuz bir sadist olduğumu düşünmenizi istemem fakat kötünün kötüsü var: Yukarıdaki iki örnek, az sonra okuyacağınız araştırmanın sonucunun yanında, bana sorarsanız ‘ehven-i şer’ sayılır...

İNTİHAR EĞİLİMİ KIZLARDA DAHA YAYGIN

Yine geçtiğimiz haftalarda çıkan, ‘küçük’ bir habere göre, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nce (ADÜ) 805 lise öğrencisi arasında yapılan araştırmada öğrencilerin yüzde 23’ünün intihara meyilli olduğu belirlendi!

ADÜ Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Mehmet Eskin, Uzman Psikolog Mehmet Ertekin ile birlikte Aydın’da lise 1. sınıfta okuyan 367’si kız, 438’i erkek 805 öğrenci üzerinde araştırma yapıyor ve öğrencilerin yüzde 23’ünün hayatlarında en az bir kez intihara teşebbüs etmeyi düşündüğünü, yüzde 2.5’inin intihar girişiminde bulunduğunu belirliyor.

İntihara teşebbüs düşüncelerinin kız öğrenciler arasında daha yaygın olduğunu vurgulayan Eskin, durumu şöyle değerlendiriyor: ‘Kız öğrencilerde intihar riskini artıran en önemli neden, baba eğitim sisteminin düşük olması. Çünkü eğitim seviyesi düşük babalar daha kuralcı oluyor. Yine kız öğrencilerde depresyon, insan ilişkilerinin düşük olması, not düşüklüğü, özgüven azlığı intiharı düşünmeyi tetikliyor. Erkeklerin intihar düşüncelerini ise en çok depresyon ve özgüven sorunu tetikliyor. Ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması, öğrencilerin kendilerini daha güvenli hissettirecek becerilerinin artırılması, yaşamda karşılaştıkları zorlukları çözme becerilerinin artırılması, sorun çözme terapisi uygulamaları, depresyon ve intihar riskini düşürüyor.’

ODUN ALIP BELLERİNDE KIRALIM

Benim daha iyi bir fikrim var. Gerçi fikri İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’dan arakladım ama bu akademik bir yayın olmadığı için intihalle suçlanacak değilim herhálde.

Ben diyorum ki, çocukların ellerine ‘kıllanan yüce adamlarına göre uygun davranışlar’ listesi, ebeveynlerin ve eğitmenlerin ellerine de odun tutuşturalım...

Lise çağında uygunsuz davranışta bulunanları okuldan alıp kızsa ev işlerine, erkekse çıraklığa koşalım. Arada bir uyuzumuz kaşındığında da; vaktiyle uygunsuz davranmış olduklarını hatırımıza getirip, o odunları bellerinde kıralım.

Bu safhayı atlatıp rüştünü ispat yaşına gelebilen ve kapağı üniversiteye atabilenleri de rektörlerine gammazlayalım. Onlar çocukları üniversiteden tepiklesin, aileler de artık bir güzellik düşünüversin. (Kazık kadar çocuk yetiştirmiş ebeveyne, çocuğunun kişiliğini nasıl sıfırlayacağını da biz anlatmayalım artık!.. Lütfen... Her şeyi devletten beklemeyelim! Aileler de üzerine düşen sorumluluğu yerine getirsin!)

VAZİFEŞİNAS İÇİŞLERİ BAKANI

İçişleri Bakanlığımızın yine ‘vazifeşinaslığı’ tuttu bildiğiniz gibi...

Valiliklere yolladığı bir genelgeyle, gençleri kötü alışkanlıklara itici faaliyette bulunduğu tespit edilen bar, pavyon ve kulüplerde kontrol yapılarak ‘uygunsuz hállerde tespit edilen’ öğrencilerin rektörlüklere bildirilmesini istedi.

Nasıl yani?!.

Geçerli bir gerekçeyle, herhangi bir yere yapılan herhangi bir baskında, suç unsuru teşkil eden herhangi bir durum varsa, suçun faili hangi yaşta ve hangi sosyal statüde olursa olsun, gereği görülür ve bu emniyetin işidir.

Yok, yoksa...

Rektörlüklere ne?..

Sayın Aksu’ya özel olarak soralım: Üniversite öğrencilerinin herhangi bir fiili eğer suç unsuru taşımıyorsa: SİZE NE?!?

Ayrıca uygunsuz nedir, uygunun kıstasını kim kaybetti de kim buldu?

Bu yapılan demokrasiye uygun mudur yani? İçişleri Bakanlığı’nın işi gücü bırakıp müzevirliğe soyunması hangi kitaba uygundur? Darbeci geleneğe mi?

İnsan hayatının en anarşist, ufkunun gelişmelere en açık olduğu dönem olması gereken lise ve üniversite çağları...

Hep ürkütmüştür, hálá da fena ürkütüyor Devlet Baba’yı...

Devlet Baba’sı böylesi ve bu şekil ‘kuralcı’ çocukların topluca can sıkıntısından ölmediğine şükretmeli.
X