Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bana 'yeni bir şey' söyleyin

Aktütün, Türkiye’nin “terörle mücadelesi”nde bir “dönüm noktası” olabilecek mi?

Soruyu  Aktütün “Kürt sorununun çözümü”ne ilişkin bakış açısı ve yaklaşımda bir “dönüm noktası” olabilecek mi diye sormak da mümkün. Elbette ki, “Terör=Kürt sorunu” şeklinde bir denklem yok, terör, Kürt sorununun çözümsüz kalmasının türevlerinden sadece bir tanesi ama her ikisi arasında bir bağlantı olduğu tartışma götürmez.

Şemdinli-Aktütün’deki kanlı PKK saldırısının ardından esmeye başlayan hava,  her iki soruya da “evet” cevabı vermek bakımından iyimser bir duyguya pek  yer  bırakmıyor. Özellikle Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız’ın olayın bir gün sonrasında yaptığı açıklamadan çok anlamlı sonuçlar çıkmıyor.

Genelkurmay’ın kamuoyu ile iletişim ve şeffaflık adına, vakit geçirmeden basına, üstelik krokilerle birlikte ayrıntılı açıklama yapması yeni ve olumlu gelişme. Ama, “şekil” açısından “olumlu” bu gelişme, açıklamanın “içeriği”ne bakıldığında o denli olumlu gözükmüyor.

Kanlı olayın hemen ardından bu köşede,  “Şemdinli-Aktütün saldırısı, çok sayıda askerimizin kaybına neden olabilen ‘konuşlanma’nın, askeri güvenlik düzeninin geçerliliğini, emir-komuta zincirinin hatadan bağışık olup olmadığını  da, bu arada, tartışmaya açmalı” diye yazmıştık. Genelkurmay İkinci Başkanı  Aktütün sınır karakolu saldırısına ilişkin soruları cevaplarken,  “Aktütün kaçakçılığa karşı kurulmuş sabit bir karakoldur. Bazı noktalarda sabit karakollar güvenlik açısından zafiyet unsurudur. Ama Aktütün bu kapsamda değildir. Ayrıca 2007 yılında verilen bir kararla Aktütün de dahil olmak üzere 5 karakolun taşınması için bir çalışma başlatılmıştır ve bu çalışmalar devam etmektedir.  Ancak zemin düzeltme çalışmaları henüz bitmemiştir” dedi.

Bu sözler, bir yandan bizim değerlendirmemizin isabetini doğrulamış oluyor, diğer yandan “tatmin edici” olmaktan çok uzak. Zira, söz konusu karakol bugüne dek sonuncusu Mayıs 2008’de olmak üzere defalarca saldırıya hedef olmuş ve toplam 44 şehide mal olmuş. 2007’de alınan bir kararın, “zemin düzeltme çalışmalarının bitirilmemiş olması” gerekçesiyle uygulanamamış olması, Aktütün saldırısının sonuçlarını açıklamak açısından tuhaf bir gerekçe sayılmaz mı?

Bu son olayda bir “askeri zafiyet” bulunduğu apaçık gözüküyor. Bunun sorumlularının belirlenmesi ve gereğinin yapılması, Genelkurmay’ın inandırıcılığının sağlanması için de şarttır.

Ayrıntılı biçimde, “teröristler”in Kuzey Irak topraklarından yönelttikleri saldırıda hangi silahları, nasıl kullandıkları açıklamak, böyle bir saldırının “olabilirliği”ni anlamaya yetebilir ama kabullenmeye yetmez. Bunca zamandır, terör örgütüne çok ağır darbe vurulduğu, “inlerinde yok edildikleri”, belini doğrultamaz hale getirildikleri bildirilmedi mi? Aylardır, yürütülen başarılı ve nokta hedeflerin büyük bir başarıyla vurulduğu sayısız hava harekâtı, dahası Şubat ayında Kuzey Irak topraklarının o bölümüne kapsamlı bir kara harekâtı düzenlenmedi mi?
Bütün o açıklamalardan sonra gelen bir “rutin” askeri açıklamanın tatmin edici olamayacağı ve “inandırıcılık zaafı” taşıyabileceği, haliyle, düşünülmelidir.

***
Genelkurmay adına yapılan “askeri” açıklamada, dikkat çeken husus, İkinci Başkan’ın  “ABD ile istihbarat alışverişimiz devam ediyor. Bu konuda bir sıkıntı yok” diyerek Amerika’ya yönelebilecek tepkilerin önüne set çekmeye özen gösterirken, okları Irak’ın kuzeyindeki Kürt yönetimine çevirmiş olmasıdır. Şöyle diyor:

“Irak’ın kuzeyindeki yönetimden hiçbir şekilde destek almıyoruz. Hatta oradaki alt yapı imkânlarının terör örgütü mensupları tarafından kullanıldığını da biliyoruz. Bir de bizim sivil halkın zarar görmemesine ilişkin gösterdiğimiz hassasiyet var. Bunu terör örgütü mensupları da istismar ediyor. Kuzey Irak yönetimi de halkın içine sığınan örgüte yönelik bir tedbir almıyor.”

Temmuz başında Başbakan Tayyip Erdoğan bir günlük “tarihi” Bağdat ziyaretinde yaptığı konuşmada, ilk kez, Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine gönderme yaparak, teşekkür mahiyetinde sözler sarf etmişti. Geçen hafta New York’ta Irak Cumhurbaşkanı Celâl Talabani’nin Abdullah Gül’ü Bağdat’a davet edeceğini ve hatta kendisiyle birlikte Erbil’e de gidebileceğini söylediğini yazmıştım. Nitekim, iki gün sonra Gül-Talabani görüşmesi gerçekleşti ve Gül’ün (Erivan gibi) Erbil’e de gidebileceği söz konusu edildi.

Bir süredir Ankara ile Erbil arasında, bizim Dışişleri’nin gayretleriyle de, bir “yakınlaşma” sürecine girdikleri de kimsenin sırrı değil.
Dolayısıyla, Aktütün saldırısı üzerine Genelkurmay İkinci Başkanı’nın Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine yönelik öncekilere oranla daha düşük tonda da olsa- suçlayıcı nitelikteki sözleri yukarıda altını çizdiğimiz sürecin önünü tıkamaya aday. Bir asker kişiliğin “siyasi” nitelikte olan mesajı olarak algılanmaya uygun.

Askerin alınmasını istediği önlemler arasında yasa, hatta Anayasa değişikliklerini gerektiren v e Avrupa Birliği uyum yasalarıyla çelişen talepler söz konusu. Bundan, bir bakıma, PKK’dan kaynaklanan terör ile, demokrasi içinde ve AB normları çerçevesinde mücadele edilemiyor gibi bir sonuç, ister istemez, çıkıyor.

Aktütün saldırısının askeri yönü olsun, konunun “siyasi veçhesi” olsun, “yasal düzenleme zaafları” ile herhangi bir ilişkisi var mı? Elbette ki, yok. Bu konu, yani PKK’nın sınır ötesinden saldırıları, Türkiye’nin son yıllarda attığı “demokratikleşme adımları”ndan mı güç alıyor? Buna etkili biçimde karşı koymak, bu yüzden mi mümkün olmuyor?

Bütün bunların “inandırıcı” bir yanı var mı? Olabilir mi?

Ama, biz bunları temcit pilavı gibi tartışmaya devam edersek, ediyorsak, etmeye sevk ediliyorsak; teröre karşı mücadelede de, “Kürt sorunu”na karşı çözüm arayışlarında da “birinci kare”ye geri dönüyoruz ve dolayısıyla etkili bir sonuç almaktan giderek uzaklaşıyoruz demektir.

***
İş,   dönüp dolaşıp hükümetin son gelişmelere ilişkin nasıl bir yaklaşım benimseyeceği üzerinde odaklanıyor. Tayyip Erdoğan’ın daha önce de olduğu gibi- iki cami arasında bînamaz duruma geldiği ve sıkıştığı açık. Neredeyse tüm hesaplarını 2009 Mart’ındaki yerel seçimler üzerine kurgulayan Başbakan, “Diyarbakır kalesi”ni düşürmeyi önceliklerinin başına yerleştirmişti.

Aktütün saldırısının bir yönü de, PKK’nın dolaylı yoldan seçim kampanyasına dahil olmasını ifade ediyor. PKK’nın hesabına göre, bu saldırının yol açacağı kaçınılmaz ve anlaşılır tepkiler, Türkiye ile Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin arasını ki, zaten daha taraflar gereğince yakınlaşmış, ara kapanmış sayılmazdı- açarsa, PKK’nın “manevra alanı” genişleyecektir.

Ayrıca, Aktütün saldırısının tetikleyeceği askerî harekâtlar yoluyla “Kürt sorunu”na ilişkin bir gerilim ve çatışma sürecinin içine girilmesi, Ak Parti’yi Güneydoğu’da “Kürt milliyetçiliği” üzerinden siyaset yapan rakipleri karşısında zora sokacak ve seçim hesaplarını yıpratacaktır.
Mevcut konjonktürde, Tayyip Erdoğan hükümetinin Güneydoğu’da, tüm ülkede ve bölgede PKK’yı açığa düşürecek ölçüde Kürt sorununa ilişkin “ezber bozucu” bir çıkış yapmasını beklemek de gerçekçi gözükmüyor.

Bütün bunlara ek olarak, PKK’nın eyleminin çapını ve zamanlamasını, bölge siyaseti ve jeopolitiğinin çerçevesinin dışında düşünmek de pek akla uygun gelmez. Acaba, PKK, bölgedeki komşularımızdan birinden adı konmamış, ilân edilmemiş ve üstü kapalı bir destekle harekete geçiyor olmasın?

Aktütün, yıllardır duyduğumuz, dinlediğimiz “eski söylem”in tekrarından başka bir şey üretmeyecek ise,  olan-bitenden hiçbir “ders” alınmamış olacaktır.

X