Balyoz doğruları-Balyoz yanlışları

Balyoz Davası kararlarının, Türkiye’de emsali olmadığı için -325 asker kişinin ağır cezalara çarptırılmış olmasının örneği yok- ve ayrıca “askeri vesayet rejimi”nin son bulduğunu simgelediği iddia edildiği için, yaygın ve hararetli tartışmalara konu olması doğal.

Haberin Devamı

Dava sürecinin çok ciddi usul hatalarıyla dolu olduğu, önemli “hukuk ihlalleri” yapıldığı iddiasından ötürü “adalete gölge düştüğü” kanısı yabana atılamayacak derecede yaygın. Siyasi tartışmalar, hukuk tartışmaları ve konunun “duygusal boyutu” içiçe geçmiş vaziyette.

“Balyoz Davası: ‘Türkiye’nin Nürnberg’i ’” başlıklı yazıda, davanın anlamını ve sonuçlarını yorumlamaya çalıştım. Anlayan anladı, anlamayanlar anlamadı. Kimisi, anlamamaya kararlı oldukları için, anlaması beklenmeyenlerden oluşuyordu.

Balyoz Davası’nı, kararları itibarıyla, “Türkiye’nin Nürnberg’i” yapan “siyasi hesaplaşma boyutu” ve “caydırıcılık ve ibret verme yönünün saf adalet arayışının önüne geçmesi” (Murat Yetkin’in Radikal’de dünkü yazısı) idi.

Nürnberg’deki Uluslararası Askeri Mahkeme’nin Amerikalı Başsavcısı Robert Jackson, ceza talebine ilişkin gerekçelerini sıraladıktan sonra mütalaasını şöyle bitirmişti: “Eğer bu barbarca eylemlerin nedenlerini ortadan kaldırmaz ve tekrarını önleyemezsek, yirminci yüzyılın medeniyetin sonunu getireceğini söylemek sorumsuz bir kehanet olmaz.”

Nürnberg kararlarında “caydırıcılık ve ibret verme” ön plandaydı ve “emir veren-emir alan” arasındaki farkı, bu nedenle, görmezden gelinmişti.
Bunun dışında, Balyoz Davası-Nürnberg analojisi yapılamaz. Ama, aşikar farklılıklara -dönem-ülke-aktörler, vs- bakılarak “metafor” kullanmak hiçbir yerde, hiçbir konuda mümkün olmaz.

Nürnberg’te yargılanan 22 kişiden 11’i ölüm cezasına, 3’ü müebbed hapsi çarptırılmış, 4 kişiye, 10 ila 20 yıl arasında değişen hapis cezaları verilmişti. 3 kişi de beraat etmişti.

“Yunanistan’ın Nürnberg’i” olarak nitelenmiş olan Yunan Cuntası davası sonuçlarına bir önceki yazıda değinmiştim. Zaten, Balyoz Davası için “Türkiye’nin Nürnberg’i” başlığına da, Cunta Davası’na “Yunanistan’ın Nürnberg’i” denmiş olması ilham verdi.

Yunan Cuntası, “eksik teşebbüs” falan değil, düpedüz sonuca ulaşmış bir “askeri darbe” sonucunda işbaşına gelmiş, yedi yıl (1967-1974) Yunanistan’a kan kusturduktan sonra yıkılmıştı. Ona benzer bir de Arjantin Cuntası var. 1976-1983 arası yaklaşık sekiz yıl iktidarda kaldı ve o sekiz yıllık dönemde, 400 bin kişi hapishaneyi gördü Binlerce ölü. Tam sayı bilinmiyor, zira onbinlerce kişi kayıp. Bulunamadı. Kayıpların (Los Desaparecidos) sayısı 9000’den başlıyor, 30 bine çıkıyor.

Arjantin tarihinde “Kirli Savaş” (Guerra Sucia) diye kayıtlara geçen “devlet terörizmi”nin uygulandığı askeri diktatörlük dönemi 1983’te son bulduktan sonra, seçilmiş cumhurbaşkanı Raul Alfonsin, “Kayıp İnsanlara dair Ulusal Komisyon” kurdurttu ve başına ünlü yazar Ernesto Sabato getirildi. Komisyon çalışmaları sonucunda, 1985 yılında cunta mensuplarından –başta General Jorge Rafael Videla olmak üzere- 9 kişi yargılandı. Videla, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
1987’de bir kez, 1988’de iki kez olmak üzere, çeşitli ordu birlikleri Alfonsin yönetimine karşı ayaklandı. Carlos Menem’in cumhurbaşkanlığı döneminde hem cuntacılara, hem de solcu gerilla liderlerine af çıkartıldı. Ancak, cuntacıların günahları fazlaydı. İşkence ve insan hakları ihlallerine dair ayrı davalardan tekrar içeri girdiler.

Bu uluslararası örneklerden yola çıkıp, “Balyoz Davası”nın sonuçlarına bakarsanız, kantarın topuzunun hayli kaçmış olduğu, aralarında önemli sayıda muvazzaf, 325 subayın, bir avuç Yunan ve Arjantin cunta lideri ile eşdeğer ağırlıkta ağır hapis cezasına çarptırılmış olmalarının düşündürücü olduğu sonucuna varabiliriz.

Bu, çok kalabalık ve inandırıcılığı pek zorlamalı “darbeciler topluluğu”na ilişkin ağır cezaların “kurumsal intikamcılığı” beslemesi ihtimali gözönünde tutulmalıdır.

Bir de “fısıltı gazetesi” ile ortada dolaşan ve dolaştırılan, Balyoz Davası kararının Tayyip Erdoğan’a bir “zarar verici” nitelikte olduğu, onun bu sonucu arzu etmediği, onu “zora sokacağı”, en azından yargı üzerinde bir etkisi bulunmadığının ya da pek az bulunduğunun Balyoz kararlarıyla vurgulanmış olduğu “iddia”sı kulaklara geliyor.

“Daha bu işin Yargıtay’ı var” şeklinde hükümet mensuplarından koro halinde gelen değerlendirmenin, “fısıltı gazetesi”nin yaydığı bir “iddia” ile bir ilişkisi var mı; bilmiyorum.

Bildiğim, Ak Parti iktidarının “askeri vesayet rejimi”ni sona erdirmenin hukuki adımlarını henüz atmamış olduğu. İdari kararlarla (YAŞ kararları) ya da yargının cezai kararlarıyla (Balyoz kararı), “askeri vesayet rejimi”ni sona erdirmenin güvencesi yoktur. Tersine, kurum içinde intikamcılığı besleme tehlikesini de canlandırır veya barındırır. Bunun sonuçları, hiç hesaplanamayacak yerlerde ve zamanlarda çıkabilir.

Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasından başlayıp, TSK İç Hizmetler Kanunu ve Yönetmeliği’ne kadar bir dizi hukuki düzenleme ile, Türkiye’de “darbecilik”i sona erdirmenin hukuk çerçevesi çizilmek zorundadır.

Aksi halde, Hilmi Özkök gibi demokrasiye saygılı bir Genelkurmay Başkanı ya da “benim Genelkurmay Başkanım” diye hitap edebileceğiniz “konjonktürel şanslara” bel bağlamak zorunda kalınır.

Şunu belirtmeyi de ihmal etmeyelim:

Hiç kimse bana “Plan Tatbikatı Semineri”nin “darbe antrenmanı” olmadığını bana anlatmasın; ya da külahıma anlatsın. Yaşam diliminde dört askeri darbe görmüş, ikisinin doğrudan hedefi olmuş, tümünün liderlerini değişik zamanlarda ve bazılarını çok yakından tanımış biri olarak, öyle bir “masal”a karnım tok.

Bununla birlikte, mahkemeye ilişkin “hukuk ihlalleri” iddiaları da asla yabana atılır değil.

Nürnberg, Yunan ve Arjantin cuntaları davalarına bakın; kaç kişi yargılanmış, ne tür cezalara çarptırılmışlar?

325 subaya birden bol kepçe, 20 yıl, 18 yıl, 16 yıl ceza dağıtırsanız, “gerçek darbeciler”i marke ediyor ve asıl olarak Silahlı Kuvvetler’i tasfiye ediyorsunuz algılamasına yol açarsınız.

Her iki “şık” da da “doğrusunu yapmıyorsunuz” demektir...

 

Yazarın Tüm Yazıları