GeriSeyahat Balat’ın bilmediğiniz zenginlikleri
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Balat’ın bilmediğiniz zenginlikleri

Balat’ın bilmediğiniz zenginlikleri

Fatih’in Haliç kıyısındaki Fener ve Balat semtleri arka sokaklarında pek çok tarihi yapı, pek çok öykü barındırır. Bir tatil günü bu semtlerde gezintiye çıktığınızda farklı bir çağa, coğrafyaya yolculuk yaptığınızı hissedersiniz.

İtiraf etmeliyim ki geçen hafta, Tarihi Yarımada’nın küçük bir bölümünde, Balat - Fener hattında yaptığım tur benim için ilkti. Eğer siz de henüz bu turu yapmadıysanız; buyrun, birlikte başlayalım.
Bahar için fazla sıcak bir gün ama daha çok güneş almayan dar sokaklarda, müze ve kiliselerde olacağımız için sorun yok. Öğle yemeği için zaman zaman gittiğim Asitane Restaurant’ta buluştuk. Osmanlı saray mutfağını tadabileceğiniz ender lokantalardan biridir burası. Kestaneli çorbayla başlayacağınız mönünün 1653’den geldiği belirtiliyor. Çorbasından ilk yudumu aldığında, sevgili arkadaşım Müge Akgün’ün dikkatinden kaçmıyor ve “Bunun içinde salça var. O tarihte salça olamaz” diyor. Bizi yemekler konusunda bilgilendiren sorumlu kişi itiraf ediyor, “Evet, haklısınız. Biz bir tek salça ekledik, biraz daha ekşilik verir diye” diyor.
Yemeğimizi, damağımızda nar ve çamfıstıklı su muhallebisinin iziyle tamamlarken, aklımızda restoranın hemen yanındaki Mozaik Müzesi ile başlayacak gezi var.

MOZAİKTEKİ ÖYKÜLER

İlk durağımız, adını çok duyduğumuz Kariye Müzesi. Orijinal ismi Chora, “şehir dışı” anlamına geliyor. Yapıldığı tarihte Teodosius surlarının dışında olduğundan bu ismi almış.
Kariye, en az değişime uğramış, en fazla fresk ve mozaiğe sahip müze. Başımız sürekli yukarıda yapının tüm bölümlerini gezerken, kulağımız sevgili rehberimiz Saffet Emre Tonguç’ta. Mozaiklerin hikayelerini o kadar canlı anlatıyor ki hepimiz pür dikkat dinliyoruz.
Özellikle Meryem Ana’nın hayatını yansıtan bölümler ilgimi çok çekiyor. Hz. Meryem’le evlenmek isteyen erkeklerin asalarını sunağa bırakmaları ve hangisi önce yeşillenirse Hz. Meryem’in onun sahibiyle evlenebileceği konusu çok hoşumuza gidiyor. Bu arada talihli genç Yusuf oluyor.
Burası mozaikler nedeniyle Hz. İsa’nın mekanı olarak kabul edilmiş. Freskler genelde pastel renklerden oluşuyor. Kubbede Meryem Ana ve çocuk ile Bizans kıyafetleri içinde melekler serisi var.
Yaklaşık yarım saatlik turumuzdan sonra küçük otobüsümüze binip İsmail Ağa Camii Sokağı’ndan geçiyoruz.
Dikkatimi çeken bir nokta oluyor, yol boyunca başı açık tek kadına rastlamıyoruz. Gözümüz bu duruma öyle alıştı ki çarşafsız gördüklerimizin kapalı olduğunu bile hissedemedik. Kafamızı sola çevirince ne görelim “Tayyip Gömlekleri”! Bu tek değilmiş ve bölgede aynı isimle birçok başka dükkan varmış.

OKULUN CAMLARINI KİMLER KIRIYOR

Derken en çok görmek istediğim Fener Rum Erkek Lisesi’nin önündeyiz. Haliç kıyısından otomobille geçerken mutlaka gördüğünüz ve büyük ihtimalle Rum Patrikhanesi zannettiğiniz ama içine girmediğiniz bu görkemli binadayız şimdi.
Fener Rum Erkek Lisesi’nin kuruluş yılı 1454. “Kırmızı Mektep” veya “Kırmızı Kale” olarak biliniyor. Bugüne kadar eğitimi kesintisiz sürdürmüş. Ayşegül Kaya’ya göre, bu okuldan mezun olmak, Osmanlı Devleti’nin imtiyazlı şahısları arasına girmek anlamına geliyordu.
Okulun bulunduğu alanın inşaası ise 1880’lere dayanıyor. Harika bir Haliç manzarası var ve tabii ki aklıma 1881’de yapılan ve benzer manzaraya sahip, kendi okulum İstanbul Erkek Lisesi geliyor.
Fener Rum Erkek Lisesi’ndeki ilk durağım giriş katındaki tören salonu. Duvarlarda Büyük İskender ve Constantine’nin freskleri gözümüze çarpıyor. Yukarı katlardaki sınıflarda Haliç manzarasıyla gözlerimiz parlıyor. Fakat pencerelerdeki tel kafeslere anlam veremiyoruz. Cevap çok üzücü, dışarıdan atılan taşlardan korunmak için!
Başbakan’ın ve BDP Başkanı’nın barış sürecinde kullandığı bir sözcük var: “helalleşmek.” O kadar güzel ve anlamlı ki... Olabilecek mi? Yoksa resmi tarih bizim yakamızı bırakmayacak mı? Ben yine de iyimserliğimi sürdürmek istiyorum. Taşların bu güzelim okulun sınıflarına atılmamasını dileyerek.
Kırmızı Mektep’te bugün 59 öğrenci var. 12’si Kurtuluş, Yeniköy gibi semtlerden, diğerleri Antalya’dan buraya göç eden Arap Ortodoks ailelerin çocukları. Okulun kapasitesi ise 600 öğrenci...
Ne kadar yazık değil mi? Türkiye’deki Rumların sayısı o kadar azalmış ki, tahminen 1500 kişi kalmış...
Moğolların Meryemi Kilisesi’ni gezip tekrar sokağa çıktığımızda nefis kurabiye kokusu alıyoruz. Nereden geldiğini anlamaya çalışırken üç kadının paskalya hamuru yoğurduğunu ve pişirdiğini görüyoruz. Ne hoş tesadüf.
Tabii ki ikram ediyorlar. Kendimizden geçercesine yiyoruz. Tarifi soruyoruz. Anlatmaya başladıklarında hiçbirimizin söylendiği gibi yapamayacağını anlıyoruz ve tarifi almaktan vazgeçiyoruz.

İŞTE GERÇEK ÇIFIT ÇARŞISI

Sokaklarda, çoğu bakımsız cumbalı ahşap evlere imrenerek ilerliyoruz. O sırada rehberimiz, “Gelin gelin!.. Şu basamağa çıkıp karşıdaki sinegoga bir bakın” diye sesleniyor. Sinegogun ne kadar güzel bir giriş kapısı var ama içeri giremiyoruz. İstapol isimli bu sinegogun özelliği, ahşap olmasıymış.
Ve tekrar yol almaya devam ediyoruz. Draman Caddesi’nden geçiyor, Fethiye Caddesi’ne varıyoruz. Oradan Fethiye Müzesi’ne ulaşıyoruz. Güzel mozaiklerin bulunduğu müze bugünün programında yok. Bir dahaki sefer mutlaka, deyerek müzenin bahçesinden çıkıyoruz. Biliyoruz ki orada da inanılmaz mozaikler var.
Balat Çarşısı programımızda en çok gitmek istediğimiz yerlerden biri.
Gençlerin çoğu bilmez; bizim kuşak karmakarışık bir çekmece, dolap gördüğünde dağınıklığı tarif etmek için “çıfıt çarşısı” derdi. İşte, Balat Çarşısı’nın asıl adı Çıfıt Çarşısı’dır.
Çarşının bulunduğu sokağın başında sakin, küçük bir sinegog var. “Bir Zamanlar Çıfıt Çarşısı” isimli kitatın yazarı Beki L. Bahar’a göre Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim bölgelerine de Çıfıt adı yakıştırılırmış. Sokakta, eczaneden yorgancıya, manavdan plakçıya, sobacıya kadar gerçekten her şey var.

AGORA MEYHANESİ

Peki sizce adını hep duyduğumuz Agora Meyhanesi bugün yaşıyor mu? Ne yazık ki hayır. Eskiden olduğu yeri buluyoruz ve içeri dalıyoruz. Masanın üzerinde 6-7 şarap bardağı duruyor. Şimdi içilmiş, hatta içinde biraz kalmış duygusu veriyor; Agora Meyhanesi’ni yaşatmak ister gibi.
İki-üç adım ötede tablolarla karşılaşıyoruz. Yine de soruyoruz, “Burası Agora Meyhanesi’ydi, değil mi?” Tablosunun son rötuşlarını yapan ressam bu sorulara fazlasıyla alışık bir edayla, “Evet” diyor. Çok değil bir yıl önce kapanmış.
Biraz sokaklarda yürümek, daha önce Yahudilerin buralarda yaşadığı ve yaşattığı evleri görmek istiyoruz. Cumbalı Yahudi evlerine bakmak çok hoşumuza gidiyor.
Son durağımız Sema Topaloğlu Stüdyosu. Fener’de sahil yolunda merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. Meğer sevgili Sema’nın güzelim işlerinin tasarlandığı, üretildiği yer burasıymış. Terasta mükemmel bir manzara eşliğinde hep birlikte gezimizi konuşuyoruz.
Bu projenin adı: “Mastercard paha biçilmez İstanbul.” Dünyanın 10 özel şehriyle aynı anda İstanbul’da gerçekleşiyor. Benim artık burada durmam imkansız. Tarihi Yarımada’da gidecek daha o kadar çok yer var ki…
Lütfen Tarihi Yarımada ile ilgili kitapları okuyun ve sokaklarında dolaşın. Orada esnaf lokantalarında yemek yiyin, müzeleri gezin, turist gibi olun.
Yapacağınız 3-4 saatlik keyif sizde unutulmayacak tatil etkisi bırakacaktır.

Sanki farklı bir çağ farklı bir şehir

Balat Çarşısı’nda “Hepsi Hikaye” adında bir Cam Atölyesi’ne giriyoruz. Atölyede eski mesleği avukatlık olan, 13 yıldır Balat’ta yaşayan ve şimdi cam altı sanatçısı olan Ayşegül Kaya ile tanışıyoruz. Sergilerinden ve henüz tamamlayamadığı işlerinden söz ederken tam karşımızdaki plakçıdan kulağımıza Ruhi Su’nun müziği geliyor. Plakçı sadece bize değil tüm sokağa dinletiyor.
Sanki başka bir dönemde, başka bir yerdeyiz...

Kanlı kilise

Sokaklardaki Fener evlerini keşfederek Moğolların Meryemi Kilisesi’ne varıyoruz. Evet, Rumların elinde bir Moğol kilisesi. Buranın diğer adı “Kanlı Kilise” ve geçmişi 11’inci yüzyıla kadar gidiyor. Bu kilisenin farkı ise hâlâ ibadete açık olması. Fener’in Firketeci Sokağı’ndaki bu eski, tarihi kilisedeki mozaikler kadar Fatih’in fermanı da ilgi çekici. Kilisenin hikayesi ise şöyle:
İmparator Michael VIII Palaceologus’un gayri meşru kızı prenses Maria, önce Moğol hükümdarıyla evlendirilmek isteniyor. Hükümdar öldürülünce oğluyla evlendiriliyor. O da ölünce Moğolistan’dan dönüp büyük ihtimalle bu kiliseyi yaptırıyor, yanındaki manastırda yaşıyor.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle