"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Bağırmamak cesareti

SALONDAYDIM; olan biteni dosdoğru yazabilecek kadar da yakın... Ne kadar yakın meselâ? Protestonun, “Hıncal Bey, size bir şey sormak istiyorum?” diye değil de “Hıncal Uluç sen...” diye başladığını duyacak kadar... Ajanslar, “Ege Üniversitesi’ndeki ‘Medya Okur Yazarlığı’ paneline katılan Hıncal Uluç, 15 kişilik kız öğrenci grubu tarafından Defne Joy Foster hakkında yazdığı yazı için protesto edildi. Eylemin bitmesini bekleyen Uluç, konuşamadan salondan ayrıldı” diye geçtiler. Muhafazakârlar gençlere yükleniyor, internet bloglarında da protestoculara tebrik yağıyor. Peki yaşananlar sadece bu kadar mıydı? Hayır!
Üniversite yıllarıma döndüm sanki. Ama o zamanlar, kimse kimsenin bu kadar uzun uzadıya konuşmasına izin vermezdi. Anında karışırdı ortalık. Taraflar gazoz şişesi atardı birbirlerine, en hafifinden bozuk para... Kuşkusuz böylesi daha güzel. Protestocu gruba güvenlik görevlilerinin herhangi bir müdahalede bulunmaması da sevindirici bir gelişme. Ama bizim zamanımızda, dekanlar da koltuklarında oturmazdı böyle hararetli dakikalarda. Gençler ne yapmak istediler, ne yaptılar, ne yapamadılar?
“Bu ülkede her gün 5 kadın öldürülüyor veya tecavüze uğruyor. Bu öldürmelerin nedenleri kıskançlık veya aşk. Biz artık öldürülmek ve tecavüze uğramak istemiyoruz” diyen öğrencileri pek çok kişi yatıştırmaya çalıştı. İletişime kapalıydılar. Dinlemek, konuşmak, anlamak, anlatmak, anlaşılmak yoktu gündemlerinde. “Biz üniversitemizde Uluç’u istemiyoruz. Özür dile Hıncal, git buradan” diye bağırıyorlardı sadece; yüksek perdeden, hep bir ağızdan... Ve düdük çalıyorlardı; doğrudan kırmızı kart!
“Yeter artık tadında bırakın, biz dinlemek istiyoruz” diyenlere, “O her gün yazıyor, konuşuyor ama biz sesimizi duyuramıyoruz” diye karşılık verilince, ben de yanlarına gittim. Onlardan farklı olarak önce kendimi tanıttım. Ve dedim ki, “Protesto ettiğiniz yazı için sizinle tümüyle aynı kanaatteyim. Ama böyle sonuç almanız mümkün değil. Eğer derdiniz öldürülen ve tecavüze uğrayan kadınların sesini duyurmaksa, bu hafta gazetedeki köşemi size bırakabilirim. İstediğinizi söyler, istediğinizi yazarsınız. İstediğinizi eleştirir, istediğinizi kınarsınız. İstediğiniz kişiyi özür dilemeye davet edersiniz. Burada köşe yazarı başka gazeteciler de var. Onlar adına söz veremem ama, sanıyorum onlar da size benzer bir olanak sunacaklardır. Bir salon dolusu öğrencinin ‘dinleme hakkını’ engellemek pek demokratik bir davranış değil...” Önerime, yarım yamalak bir cevap verdi, burun delikleri “hınç” almanın dayanılmaz hafifliği ile inip kalkan genç hanım: “Bizim derdimiz o değil...” Tekrar sormak zorunda kaldım: “Peki siz ne istiyorsunuz? “Yanıt, neden-sonuç ilişkisinden uzaktı: “Konuşmasın, gitsin istiyoruz...” Yerime dönüp oturdum.
Uygar bir protesto olmadığını düşünüyorum. İzmir’e yakışmadı! Belli ki, bu hanımlar, “sesini yükseltmenin haklı olmaya yetmeyeceğini” bilmiyorlar. Bu da beni şaşırtmıyor. Çünkü, eleştirme yöntemlerini beğenmediğimiz gençleri, bu hale biz getirdik aslında... Seçim meydanlarındaki düzeysizlikten kopya çekmek daha kolay geldi diye kızamazsınız öğrencilere. Onları ayıplamaya bile hakkımız yok. İşin beni asıl üzen tarafı, “eleştirdikleri şeyin cazibesine kapılıp” tuzağa düşmeleriydi. Bu yazısı kesip saklasınlar. Çünkü, 20 yıl sonra çocuklarına, “bağırmayacak kadar cesaretimiz yoktu. Eleştirmeyi konuşturmamak sanıyorduk. ‘Her gün istediğini söyleyen bir gün istemediğini duyar’ diye mesaj vermek istemiştik; aynı hataya kendimiz düştük” diye anlatacaklar. Onlar bana pek sevgi dolu gözlerle bakmadılar ve beni ciddiye almadılar ama ben gençleri çok önemsiyor ve onları çok ciddiye alıyorum. Sözümün arkasındayım. İsterlerse, (bağırmadan) bu köşeden seslerini duyurabilirler. Gelin bu işleri “kalp kırmadan” yapalım. ”Hepimiz ama hepimiz (!) Bilmem anlatabiliyor muyum?”

X