"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Babasızlık kendimi piç gibi hissettirdi

SON ZAMANLARDA OKUDUĞUM EN BABA KİTAP

Tekne kitabımdı: "Baba ve Piç." Elif Şafak. Son zamanlarda okuduğum en baba kitaptı. Bir Ermeni ve Türk ailenin iç içe geçmiş öykülerini anlatıyordu. Beni derinden sarstı. Hiç bitmesin istedim. Yaşamımı bir müddet daha o karakterlerle sürdürmek istedim. Hatırlar mısınız, Muson Düğünü diye bir film vardı, bir Hintli ailedeki geleneği, göreneği ve değişimi son derece içeriden, samimi ve dürüst anlatıyordu. Acayip yaşayan bir filmdi. Baba ve Piç’i okurken de öyle hissetim. Size de fena halde tavsiye ederim. Karşı karşıya geldiğimizde.... Sürpriz! Kadın, 7 aylık Hürriyethamile. Aman Tanrım! Bana telefonda söylememiş. Ben kimim ki, hiç kimseye söylememiş! Annesi bile ancak 4 aylık olunca öğrenebilmiş. Kişiliği öyle, ketum. Şamatadan, abartılı duygulardan hoşlanmıyor. Ve pek çok şeyi kendi içinde yaşamayı tercih ediyor. Yabani bir tarafı var. Ama onda aykırı durmuyor, içselleştirmiş, sahiplenmiş. Yani insanları küçümsemek ya da dışlamak için yabani değil, sadece öyle olduğu için, karakterinde öyle bir özellik olduğu için yabani. Ve bu nasıl bir tesadüfse röportaj için buluşmadan önce, doğum fotoğrafçısı arkadaşım Şengül Pallı’yı aradım: "Senin yakınına geliyoruz, gerekirse stüdyonu kullanabilir miyiz?" "Deli misin, tabii" dedi, "Buraya hep hamileler gelecek diye bir şey yok." Varmış! Bu röportajı Elif Şafak’la orada yaptık. Kimselere benzemeyen bir kadın. Şahane bir anne olacağına da eminim...

Sizinki nasıl bir çocukluktu?

- Hüzünlü ve yalnız. Strasbourg’da doğuyorum, babam orada felsefe doktorası yapıyor. Ben doğduktan kısa bir süre sonra da, annem ve babam ayrılıyor. Ben babasız büyüyorum.

Hiç mi tanımadınız babanızı?

- Hayır. Birbirimizi tanıyacak kadar birlikte olmadık...

Anneniz?

- Feminist, mücadeleci bir kadın. 1970’lerin Ankara’sı. Üniversiteyi yarım bırakıyor. Aşk için babamın peşinden gidiyor. Evlilikleri kısa sürüyor. Sonra dönüyor, üniversiteyi tamamlıyor. Benim o çok erken dönemlerimde anneannem baktı bana. O yüzden de farklı inançlar, büyüler, folk İslam gibi şeylerin etkisi vardır yetişmemde. O dünyayı bilirim, severim...

Nelere kadirdi anneanne?

- Ooooo pek çok şeye. Bugün şöyle açıklıyorum bu durumu: Başka açılardan kudretsiz olan kadınların, irrasyonel büyü dünyası aracılığıyla kazandıkları bir kudret var. Orası onların özerk alanları, o alanda özgürler. Kimse onlara ilişmiyor. Tabii her kadın bunu yapamıyor, el almak gerekiyor. Benim anneannem de öyle bir kadındı...

Tarikat filan da var mı?

- Yok hayır. Mesela siğilleri filan iyi ederdi. Siğili olan bizim eve gelirdi. Kapıda kuyruklar oluşurdu. Gül dikenlerini okur, kırmızı bir elmaya saplardı. Ve o siğillerin hepsi birer birer geçerdi. Ben bunlara tanık olarak büyüdüm. Kahve falları filan. 11 yaşıma kadar, kadınların ağırlıklı olduğu böyle bir ortamda büyüdüm.

Kadınlar derken, anneniz ve anneannenizi kastediyorsunuz değil mi?

- Hayır. 10 yaşıma kadar bende anneden ziyade anneanne ve onun etrafını saran kadınların izi var. Zaten anneme bir süre "Abla" demişim. Çünkü benim tanıdığım anneler, yemek yapan, birilerine komşuluğa giden, un kurabiyeleri pişiren kadınlardı. Annemse çalışmak zorundaydı. Bütün gün dışarıda. Yemek pişirmeyi filan bilmezdi. Derken Dışişleri Bakanlığı’nda idari ataşe oldu. Ve hayatımda bambaşka bir dönem açıldı: Artık diplomat bir annenin kızıydım. Ana-kız Madrid’e gittik 1980’li yıllarda.

Daha 30’larında dul bir kadın olarak bir çocukla bu kadar hengamenin altından kalktığına göre, annenizin kendine güveni müthiş olmalı, öyle mi?

- Öyledir, ama aynı zamanda çok da yıprandı. Çünkü Dışişleri Bakanlığı dışı cilalı, ama içi çok ataerkil bir yerdi. En az baskı orada zannedersin, geleneksel yapıdan uzak olduğunu düşünürsün, Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi dersin, ama öyle değil işte. Annemin verdiği mücadeleye bakınca, bu toplumun dul kadınları nasıl ezdiğini gördüm. Sadece erkeklere ve sisteme karşı değil, diğer evli kadınlara karşı da mücadele vermek zorunda kaldı annem. Çünkü bir kadının mutsuz evliliğini bitirmesinden en çok rahatsız olanlar etraftaki diğer mutsuz evli kadınlar. En çok onlar köstekliyor, en çok onlar yargılıyor. O yüzden annemi sadece sevmiyorum, çok da saygı duyuyorum Şafak Hanıma. Zaten babamın soy ismi yerine, annemin ismini kendime soyadı olarak seçtim.

Bunca zaman yurt dışında yaşadınız, annenizle İspanya, Ürdün, Almanya, gezdiniz durdunuz, size ne kaldı?

- Daimi bir göçebelik hissi... Bir de ne kaldı biliyor musunuz? Yurt dışında insanlar, taşıdıkları milli kimlikle özdeşleştirilir. Ben bunları çok sorguladım. Madrid’de bir İngiliz okuluna gittim, tek Türk bendim. "Turc" ya da "Turca" diye anılırdım. Bir şey oluyor mesela, Opera şarkısı Eurovision’da 0 puan mı alıyor, yandın, 2 gün okula gidemiyorsun, gidersen alay konusu olacaksın. Birey değil de, milli bir kimliğin parçası oluyorsun. Yurt dışına çıkan Türkler, bu yüzden daha milliyetçi ve daha tutucudur. Bir de şunu öğreniyorsun: "Milletler hiyerarşisi" diye bir şey var, her milletin hiyerarşik bir konumu var. O zamanlar Türk olmak iyi bir şey değildi. Ben ve Hintli arkadaşım Kiran, milletler hiyerarşisinin alt sınırlarında yer alıyorduk.

Ama kişiliğinizle, arayı kapatıyordunuz değil mi?

- Valla, çok fırlama bir çocuk değildim ben. Olsam kapatırdım belki. Kırardım bütün tabuları. Ama fırlama olmamam, kendi kozama çekilmeme sebep oldu. Kitaplara döndüm, yazıyordum, hikayeler uyduruyordum. O dünyayı yeğlemeye başladım. Benim sosyalleşmem biraz arızalı. Düzenli bir aile ortamında büyüyen çocuklar daha sağlıklı sosyalleşiyor. Ben onlardan olamadım. Onlara kadın olmak öğretiliyor. Kaşlarını nasıl alacaklarına kadar onlarca ayrıntı... Bunun içine doğuyorsun. Sana "doğal" geliyor ve benimsiyor, yapıyorsun. Oysa ben, hayat karşısında hep gözlemci durumundaydım. Suskun ve seyreden çocuk. İçine kapanık. Eksik sosyalleşmiş. Benim mesela Türkiye’de ayak uyduramadığım bir kadınlık kültürü var, bazen hayretle, bazen gıptayla bakıyorum. Büyük bir rahatlıkla birbirlerine pek çok şeyi anlatabiliyor kadınlar. Oysa, bende mahremiyet derdi var. Bir perde olsun, mümkünse birkaç perde. Zırhsız olmak ne demek, bilmiyorum.

Hayatınızın hangi dönemini mutlu hatırlıyorsunuz?

- Benim çok taşkın mutluluklarım yok. Hayatı hep "şimdiki zaman" olarak yaşadım. Geçmişle şu anı tutan hiçbir şey yoktu. Tek zamkım, yazı oldu. Hangi ülkeye gidersem gideyim, sadece onu beraberimde götürebiliyordum. Sadece o bana süreklilik duygusu veriyordu. Köksüzlük, göçebelik bunlardı beni tanımlayan şeyler...

Anneme hamile olduğumu söyleyebilmem için

4 a y g e ç m e s i g e r e k t i

Planlı bir bebek mi?

-
Değil. Tamamen sürpriz bir bebek. Ben çocuk istemiyordum. Hatta büyük laflar ediyordum: "Benden iyi anne olmaz. İyi üvey anne olur!" Hakikaten de, bir başkasının çocuğuyla daha iyi anlaşabileceğimi düşünüyordum. Kategorik olarak çocuk seven biri değilim. Hani her çocuğu seven yumoş yumoş tipler vardır ya, onlardan hiç olmadım...

Yani Tanrı işinize karışmasaydı, sizin amacınız, hayatı çocuksuz tamamlamaktı?


- Ben evlat edinmek istiyordum. Bir de hamile kalamayacağıma neredeyse yüz 100 emindim.

Neden?

- Hormonal sorunlarım vardı.

Ne zaman başladı bu sorunlar?

- Bunu anlatabileceğimden emin değilim... Ama size sürreel bir hikaye anlatayım: Boston’daki üniversitenin kampüsünde kocaman bir ağaç vardı. Kalın gövdeli şahane bir ağaç. Ben ona "beyin ağacı" diyordum çünkü tam orta yerinde beyine benzeyen bir kabartısı vardı. Her gün beyin ağacımı tavaf ediyor, ona dokunuyor ve şöyle diyordum: "Bana yardım et. Beyin olayım, beden olmayayım!" Kadınlığımı öldürmeyi istemek gibi bir şey bu. Ya da kadınlığımı cezalandırma isteği ve ihtiyacı diyelim. Derken... Beyin ağacım dileğimi duydu galiba, ben reglden kesildim. Bir buçuk yıl regl olmadım. Doktorum, "Allah Allah, fizyolojik bir sorununuz yok ama sanki beyniniz bedeninize komut vermiş, bütün hormonal fonksiyonlarınız durmuş" diyordu.

Haliyle bu durumda aklınıza gelen son şey hamile kalabileceğiniz oldu...

- Evet. Çünkü fizyolojik olarak mümkün değil zannediyordum. Ya da böyle zannetmek istedim belki de. Dolayısıyla hamileliğe hazır değildim. Şaşırmakla kalmadım, paniğe kapıldım.

Neden?

- Ruhen ve bedenen hiç hazır değildim. Gidemeyeceğim, yazamayacağım, hareket edemeyeceğim korkusu başladı... Çünkü bana söylenebilecek en kötü şeyi söylemişti doktor, "bebeğin sağlığı için hareket etme"... Emindim, bundan sonra, bir daha hiç yazı yazamayacağım. Hareketim engellendi. Ben artık beyin değilim, bedenim. Oysa beyin olmaya o kadar alışmıştım ki. Fakat sonra bir dönüşüm oldu bende. Bu bebek beni dönüştürdü, olgunlaştırdı, sakinleştirdi. Daha huzurlu ve daha olumlu oldum. Sevdim hamileliği. Ama sevmeyi öğrenmem zaman aldı...

Eşiniz?

- O çok sevindi ve her aşamasını destekledi.. Zaten o bana göre hayatla çok daha uyumlu bir insan. Kozmosla uyumlu. Ben, belli bir dengeyi bulabilmemi, aslında biraz da ona çok borçluyum. Çünkü benim uçlar arasında savrulmaya çok müsait bir yapım var. Kendimi çok zedeleyen bir yapım var. Akrebim ben, kendi kendimi sokarım...

Ultrasonda bebeğinizin yüzünü ilk kez gördüğünüzde ne hissettiniz?

- Müthiş! İşte onlar beni biraz biraz kendime getirdi. İlk başka sadece kendimi düşünüyordum. Onun yüzünü görünce, hareketlerini hissedince, içimde oradan oraya yüzünce, ne kadar bencil olduğumu fark ettim. Çünkü o zamana kadar hep kendimle ilgiliydim. Sadece şu soruların cevabını arıyordum: Bana ne olacak? Romancı kadına ne olacak? Ya uçlarımı kaybedersem? Ya yaratıcılığımı yitirirsem? Galiba, cicileşip normalleşmekten korktum. En çok da yerleşik olmaktan korktum...
Hürriyet
Sonra kendinizi nasıl ikna ettiniz?

- Bence bebeğim beni ikna etti. Ve daha az korkmaya başladım. Daha az ağlamaya başladım. Bir şekilde dindi evhamlarım.

Kim vardı size yardım eden?

- Eyüp.

Anneniz?

- Yoktu... Çünkü haberi yoktu.

Nasıl yani?

- Çok uzun süre kimseye söylemedim. Duyurmadım, paylaşmadım. Hamile olduğumu anneme bile söyleyebilmem için 4 ay geçmesi gerekti...

Şaka yapıyorsunuz!

- Yoo hayır.

Peki öğrenince ne yaptı?

- Çok mutlu oldu. Ama diyor ki "sen daha dur hele", şimdi izlerken dehşete düştüğüm annelere dönecekmişim. Çocuğuyla kuş sesiyle konuşan, evcilik oynayan anneler var ya. Ben yadırgıyorum. Annemse, "Gör bak sen de yapacaksın" diyor. Bakalım.

Ç o c u k l u ğ u m babamın neden beni aramadığını sorgulamakla geçti

Babanızla hayat boyu ne kadar görüştünüz?

- Hemen hemen hiç.

Nasıl yani?

- 34 yaşındayım. Babamı bütün hayatım boyunca, 4 ya da 5 kere görmüşümdür.

Neden?

- Bilmiyorum. Uzun yıllar beni arayıp, sormadı. Çok sonraları temas kurmak istediğinde de zaten bir anlamı kalmamıştı.

Nasıl açıklanabilir bu kopukluk?

- Açıklanamaz.

Sizin için "baba" ne anlama geliyor?

- Boşluk. Baba kelimesinin benim lügatımdaki karşılığı boşluk. İyi ya da kötü değil. Sadece boşluk.

"Babasız kız" olmak, nasıl bir şey?

-
Babasızlık kendimi bana piç gibi hissettirdi... Bizimki gibi bir toplumda babasızlık çok büyük bir fark yaratıyor. Ama anne ile baba boşandığı halde, baba kızını yine de görmeye devam etmişse, o başka. Ben de öyle bir şey de yoktu.

Neden böyle oldu?

- Bilsem. Çocukluğum, bu sorunun yanıtını aramakla geçti.

Peki şimdi nerede babanız, bir fikriniz var mı?

- Var tabii, bir üniversitede akademisyen. Evlendi, iki çocuğu daha oldu. Onu seven bir ailesi var, onu zor durumda bırakacak cevaplar vermek istemem.

İyi ama o sizi hayat boyu zor durumda bırakmış! Onu affettiniz mi?

- Başka bir aşamaya geçtim, çok umrumda değil artık. Ama affetmeme halim daha iyiydi, daha fazla önemsiyordum o zamanlar. Şimdi hissettiğim, birinin yasını tutmak gibi bir şey. Ama neredeyse 20’li yaşlara kadar, "Neden babam tarafımdan aranmadım?" diye kurcaladım durdum. Çok hırpaladım kendimi.

Kendiniz için mi, anneniz için mi daha çok üzüldünüz?

- Kendim için tabii. Çünkü onlarınki bitmiş bir ilişki. Annem hayatına devam etti. Ben uzun süre edemedim.

Bir kız çocuğunun babasının olmaması, tam olarak ne anlama geliyor?

- Merkez duygun yok. Otorite duygun yok. Gerçi, bunlar uzun vadede iyi şeyler ama mesela idare etmek gibi kavramlar bana yabancı. Koca idare etmeyi bilmiyorum. Erkek idare etmeyi de bilmiyorum. Oysa, baba idare etmeyi öğrenerek büyüyor küçük kızlar. Ya da annenin babayı nasıl idare ettiğini görerek. Partiye ya da mezuniyete gidecek mesela, ona dolaylı yollardan para bulunur, elbise dikilir, hep babanın etrafından dolaşılır, erkek arkadaştan söz edilmez ama her şey bir şekilde babaya kabul ettirilir... Ben bunları annemden hiç görmedim. Ben, sinirimi bozan şeyleri hep pata küte söyledim. O anlamda çok daha dolaysız bir ilişkim var erkeklerle. Baba nasıl idare edilir bunu bilerek büyürsen, kocayı da idare etmen gerektiğini öğreniyorsun. Ben öğrenemedim...

İSİM KENDİLİĞİNDEN GELECEK

Kızımın ismi için bekliyoruz. Bebeklerin kendi isimlerini bulacaklarına inanıyorum ben. Bir şey bebeğimize koymamız gereken ismi bize çağrıştıracak. Ve isim kendiliğinden gelecek. Kimine rüya da geliyor, kimine başka bir şekilde. Acele etmiyorum. Ama erkek olsaydı, Şems koymak isterdim...

DOĞA BOŞLUKLARI SEVMEZ

Çocukluğum "Neden babam beni aramıyor?" sorusunun yanıtını aramakla geçti. Kazık kadar oldum, yakında çocuk sahibi olacağım ama hálá bu sorunun yanıtını bulmuş değilim. "Doğa, boşlukları sevmezmiş" derler, doğru, orada bir boşluk var ve hiçbir zaman dolmayacak... Cevabı bulamadan bu dosyayı kapattım.

X