Babamın katiliyle buluşmaya nasıl karar verdim

Güncelleme Tarihi:

Babamın katiliyle buluşmaya nasıl karar verdim
Oluşturulma Tarihi: Ocak 22, 2006 00:00

25 Mart 2005’te Rahşan Hanım’ın Vasteras’taki evinin telefonu çalıyor. İsveçli bir şair arkadaşı, "Rahşan, hemen bir Metro Gazetesi al, babanla ilgili bir yazı var" diyor. Jonas Hallen imzasını taşıyan sözkonusu yazıda, Musa Anter’in katillerinden birinin İsveç’te oturma izni aldığı ve beş çocuğuyla birlikte Borlange yakınlarında yaşadığı belirtiliyor.

Jonas Hallen, İsveç’te şu anda yüzlerce suçlu ve katilin rahatça oturma izni alıp yaşadığını belirterek, Abdülkadir Aygan’ın yargılanmasını istiyor. İsveç yasalarına göre, başka bir ülkede işlenen suçtan dolayı İsveç’te yaşayan birine dava açılamayacağı hükmü bulunduğunu ifade eden Hallen, yazısına şöyle devam ediyor:

"İsveç’te binlerce suçlu yaşıyor ama şimdiye kadar hiçbiri hakim karşısına çıkamadı. Aygan’ın davası pilot dava olabilir. Biz cinayete ve işkenceye bulaşmış bir insanı yargılamalıyız. Bu İsveç’te yaşayan binlerce katilin yargılanmasını sağlayabilir."

Aynı günlerde İsveç’te serbest gazetecilik yapan Eşref Okumuş da Aygan’ı bulup bir söyleşi yapıyor. Ekspressen Gazetesi’nde yayınlanan bu söyleşinin ardından, İsveç hükümetine bağlı Savaş Suçluları Komisyonu Başkanı Hans Ölvebro, soruşturma açıyor. Komisyon, insan hakları ihlalinde bulunduğu gerekçesiyle Aygan’ın soruşturulmasına karar veriyor. Ama savcı, dışarıda işlenen suçların İsveç’te soruşturulmayacağını belirterek dava açılmamasına karar veriyor.

İSTANBUL’DA TANIŞTIK

İşte Rahşan Hanım’ın İstanbul’da benimle buluşmasının yolu da böylece açılmış oluyor. İki ay öncesine kadar Rahşan Anter Yorozlu’yu tanımıyordum. Musa Anter’in kızı olduğunu, İsveç’te yaşadığını, babasının katillerinin bulunması için yıllardır çırpındığını biliyordum sadece.

Bir arkadaşım aradı ve Rahşan Hanım’ın benimle görüşmek istediğini söyledi. Tatil için Türkiye’ye geldiğini, bir ay boyunca İzmir’deki yazlıklarında olacağını anlattı.

Birkaç gün sonra Asmalımescit’te, bir eski zaman meyhanesinde buluştuk. Zarif, duyarlı, son derece ölçülü bir İstanbullu hanımla karşı karşıyaydım. Türkçe’yi kusursuz, eski İstanbul aksanıyla konuşuyor, kullandığı sözcükleri bir kuyumcu titizliğiyle seçerek kendisini mükemmel ifade ediyordu. Saatlerce konuştuk.

Rahşan Anter Yorozlu, olup bitenleri anlattıktan sonra ansızın bana dönüp, "Bu katille buluşmaya karar verdim. Ama sizin de benimle birlikte olmanızı ve bu görüşmeye tanıklık etmenizi istiyorum" dedi.

Aslında Rahşan Hanım’ı, Abdülkadir Aygan’la bir İsveçli televizyoncu buluşturmak istiyormuş. Fakat o buna henüz hazır olmadığını söylemiş. "Esasında ben şöyle düşündüm, böylesi önemli olaya bir Türk gazetecisinin tanıklık etmesi daha doğru" dedi. 11 Ocak 2006’da buluşmaya karar verdik.

İSVEÇ, VASTERAS’TAYIZ

Kutup’la birlikte yola çıktık. Buluşmayı sağlayacak olan kişi Fatma adında Borlange’de yaşayan bir öğretmen. Fatma Hanım da Türkiye’de çok eza ve cefa çekmiş. 12 Eylül’den önce gördüğü işkencelerden ötürü iki elini yıllarca kullanamamış. Stockholm’deki Arlanda Havaalanı’na indiğimizde jilet gibi keskin bir ayaz karşıladı bizi. Rahşan Hanım’ın yıllardır hayatını sürdürdüğü Vasteras’a doğru yola çıktık. Fatma Hanım başta yanımızdaydı, sonra ayrıldı.

Musa Anter’in tek kızı kentin girişinde bizi karşıladı. Evinde misafir etti. Yemek sırasında Rahşan Hanım’ın telefonu çaldı. Arayan Fatma öğretmendi. Abdülkadir Aygan’ın buluşmaya gelemeyeceğini söylüyordu. Neye uğradığımızı şaşırdık. Aygan, arabam bozuldu, vaktim sınırlı, imkanım yok gibi kırk dereden su getirerek verdiği sözden caymaya çalışıyordu. Sonunda Rahşan Anter, Aygan’a telefon ederek meseleyi çözmeye çalıştı. İki saat süren bir telefon trafiği sonunda, Aygan nihayet ikna oldu. Başımızı yastığa koyduğumuzda, saat sabaha karşı 5 olmuştu.

Sabahleyin, Aygan’la buluşacağımız Borlange’nin yolunu tuttuk. Fatma öğretmenin evine yaklaştığımızda Rahşan
/images/100/0x0/55eb0156f018fbb8f8a4d115
Anter’in ellerinin titremeye başladığını fark ettim. Bir ara bana dönüp, "İnşallah kalbim buna dayanır" dedi.

KARŞILAŞTIKLARI İLK AN

Aygan’ı yeniden kaçırmamak için ilk karşılaşmada fotoğraf çekmemiz istenmedi. Ama o anı görmeliydiniz. Kapıdan girdiğimizde Aygan, Rahşan Anter’in elini tutup öptü, başına koydu. Eli, babasının katillerinden birinin avucunda duran Rahşan Hanım ağlamaya başladı.

Salona geçtik. Saniyeler süren derin bir sessizlik yaşandı. Rahşan Hanım salondan ayrıldı. Birkaç dakika sonra onu koridorda yine ağlarken gördüm. Beş on dakika sonra babasının katilinin karşısına geçti.

Meslek hayatımda yaptığım en zor söyleşiydi. Bittiğinde Aygan, yanımızdan ayrılıp beş çocuğuyla birlikte yaşadığı kente gitti.

SUSURLUK RAPORU’NDA MUSA ANTER CİNAYETİ

Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın isteği üzerine Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’nda, Anter cinayetinin Yeşil tarafından planlanıp uygulandığı yer aldı. Kararı verenlerin sonradan pişman olduğu da: "Musa Anter’in öldürülmesinden, tüm olayları tasvip edenlerin dahi pişman olduğu tespit edilmiştir. Musa Anter’in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu söylenmektedir."

R.A: Ben Rahşan Anter. Seninle ilk kez karşı karşıya geliyorum. Bu benim için çok zor. Babamı öldüren şebekenin üyesi ve o katillerden birisin.

A.A: Doğrudur.

R.A: Babamın başına uzanan namlunun kabzasını tutan beş adamdan birisin. Organizasyonu ve istihbaratı sen yaptın. Neticede şu anda karşında duran ben, vahşice katledilmiş olan bir adamın kızıyım, sen de o şebekenin üyesisin.

A.A: Evet doğru.

R.A: Aslında burada sen de bir kurbansın, ben de. Benim istediğim sadece ve yalnızca hakikat. Kim nasıl ve niçin öldürdü babamı? 72 yaşındaki bir adamı öldürmeye nasıl hazırlandınız? Neler olup bitti? Kararı kimler, ne şekilde verdi, bunları anlatmanı istiyorum.

A.A: Hepsini baştan sona anlatacağım.

DAVA AİHM’DE

Musa Anter, kültür ve sanat festivali için gittiği Diyarbakır’da, 20 Eylül 1992’de öldürüldü. Bu cinayet, kayıtlara "Faili gayri muayyen" yani faili meçhul olarak geçti. Eşi Ayşe Hale Anter, İsveç’e döndükten sonra İçişleri ve Adalet bakanlarına defalarca mektup yazarak katillerin bulunmasını istedi. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın hazırlık soruşturması dosyasına konan emniyete yazılmış "failleri buldunuz mu" yazılarının sayısı 50’yi bulmuş ama dosya "faili meçhul cinayet" olarak kalınca ve iç hukuk yolları tükenince aile davayı 2000 Şubat’ında AİHM’ye götürdü. Türkiye’yi savunan avukatlar 15 bin Euro tazminat vererek uzlaşmaya gidilmesini istedi. Ama çocukları bu öneriyi kabul etmedi.

Rahşan Anter, "Paranın hangi yarayı sardığı görülmüştür Allah aşkına. Kendi ülkemizde başımız önümüzde, kırık bir kalple dolaşıyoruz. Babam, canından çok sevdiği bu toprakların altında, başından yediği kurşunla yatarken biz nasıl rahat edebiliriz. Siz de rahat uyumamalısınız. Bu ülkenin hakimleri, savcıları, emniyet mensupları katillerle aynı sokaklarda dolaşırken, nasıl rahat uyuyabilirler!" diyor.

Şimdi nihai kararın verilmesi bekleniyor. Temmuz 2005 tarihinde suikast sırasında Musa Anter’in yanında olan ve beş kurşunla yaralanan yeğeni Orhan Miroğlu da, AİHM’ye başvurdu. AİHM, bu ikinci başvuruyu da kabul edilebilir buldu.

20 EYLÜL 1992: O MEŞUM GÜN

Güzel bir eylül akşamıydı. Varteras Sanat Müzesi’nde bir heykel sergisine gitmiştik. Çıkışta birkaç arkadaşımla birlikte yemek yedik. Evime döndüm. Çok yorgundum ama güzel bir pazar günü geçirmiştim. Kanepeye uzanıp televizyonu açtım. Bu sırada balkon camından bir ses geldi. Baktım, kardeşim Dicle cama taş atıyor. 45 kilometre uzaklıktaki Eskilstuna Kenti’nde oturan Dicle’yi o saatte kapımın önünde görünce kötü bir şeyler olduğunu düşündüm. Önce aklıma annem geldi. Dicle’nin yüzü bembeyazdı. "Sonunda babamızı öldürdüler" diyebildi. Aslında çocukluğumuzdan beri buna hazırlıklıydık. Yani muhalif bir aydın olan babamızın bir gün ansızın uçup gideceğini biliyorduk. Kapının önüne yığılıp kalmışım. Kendime geldiğimde kardeşim Dicle başucumda durmuş ağlıyordu. Demek ki ölüm kapınızı çaldığında hazırlıklı olmak yetmiyormuş...

BABAMI APAR TOPAR GÖMMÜŞLER

Ertesi gün ilk uçakla İstanbul’a geldik. Anter abim, havaalanında bizi uğurlarken başını camlara vuruyordu. Annem kalp ameliyatından yeni kalkmış, damarlarının tümü değiştirilmişti. Zor yürüyordu. Salı sabahı Diyarbakır’daydık. Devlet Hastanesi’ne gidip babamızı almak istedik, hiçbir yetkili bulamadık. Öldürüldüğü gece tutulan hastane kayıt defterine baktık. Babam hakkında tek bir satır bulamadık.

Morg raporu istedik, saatler sonra bir hademe elimize buruşuk bir kağıt tutuşturdu. Ve bir gün önce apar topar köyümüz Zivinge’ye gömüldüğünü öğrendik. Köyün yolunu tuttuk. Bir yıl sonra babamın naaşını nakletmemize izin çıktı, vasiyet ettiği gibi mezarını Akarsu’ya taşıdık. Yaralı kalbi bu acılara fazla dayanamayan annemizi de 1999’da kaybettik.

11.5 yıl hapis yattı

Yazar ve şair Musa Anter, Nusaybin’in Eski Mağara Köyü’nde doğdu. Türkiye’nin ilk kadın muhtarı olan annesi Fesla Hanım’a göre doğum tarihi 1917’ydi. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1944’te Abdurrahim Rahmi Zapsu’nun kızı Ayşe Hale ile evlendi. Cüneyt Zapsu’nun halası olan Saint George Avusturya Lisesi mezunu Ayşe Hanım ile evliliğinden 1945’te büyük oğlu Anter, 1948’de kızı Rahşan, 1950’de de küçük oğlu Dicle dünyaya geldi. 1959 ve 1970’lerde Devrimci Doğu Kültür Ocakları ve 12 Eylül’de de Kürtçülük propagandası yapmaktan tutuklandı. Toplam 11.5 yıl hapis yattı. 20 Eylül 1992’de öldürüldü. Mezarı, Nusaybin’e bağlı Akarsu’da. Hatıralarım I-II, Kımıl, Vakainame, Brinareş (Kara Yara) eserlerinden bazıları.

OĞLUNUN TÜRKİYE’YE GİRİŞİ 22 YILDIR YASAK

Musa Anter’in büyük oğlu Anter Anter (60) Kadıköy Mimarlık ve Mühendislik Okulu’nda öğrenciyken (1969) olaylara karıştığı için babası tarafından İsveç’e gönderildi. O gün bugündür İsveç’te Eskilstuna’da yaşıyor. Kasımpaşa Spor Kulübü ve Fenerbahçe’de profesyonel olarak yıllarca top koşturmuş. Yurtdışına çıktıktan sonra Almanya’da Bayern Münih’te, İsveç’te ise Upsala takımlarında oynamış. Ticaret hayatına atılmış. Bir yandan da futbol hocalığı yapmaya başlamış. Fenerbahçe’de oynayan Anderson da futbolu Anter’in yanında öğrenmiş. Hocasına, gittiği takımlarda giydiği ilk formasını hediye etmeyi adet edinmiş. Anter bu formalarla dükkanının duvarlarını süslüyor. Hálá hasta Fenerbahçeli. İsveç’te isim yapmış aşçılardan. Yaptığı pizzaların tüm Avrupa’da nam saldığını söylüyor. 1991’e kadar Türkiye’ye rahatça gelmiş ama o tarihte 1969’da Stockholm’de katıldığı 1 Mayıs gösterisinde Türkiye aleyhine slogan atttığı gerekçesiyle girişi yasaklanmış, kapıdan çevrilmiş. 2002’de, giriş yasağının kaldırılması için açtığı dava İstanbul İdare Mahkemesi’nce reddedilmiş. Avukatı Hasip Kaplan, davayı Danıştay’a götürmüş. AİHM’de de seyahat özgürlüğünün engellenmesi ve kişilik haklarının ihlali gerekçesiyle açılan dava karar aşamasında. Anter Anter, "Babamın mezarını görmek ve doğduğum şehir İstanbul’da ömrümü tamamlamak istiyorum" diyor.

Abdülkadir Aygan cinayeti anlatıyor

Herkesin Musa Amca dediği Musa Anter’i 20 Eylül 1992’de öldürdünüz. Bu olayı anlatır mısınız?

- Bu olayı anlamak için "Hogir" kod adındaki PKK’lı Cemil Işık’tan başlamalıyız. PKK’da komuta kademesindeydi. Apo’yla fikir ayrılığına düşüp örgütten ayrıldığını öğrendik. Cem Ersever’le birlikte Zaho’ya gittik ve Hogir’i bizimle gelmesi için ikna ettik.

Musa Anter’le Hogir’in ilişkisi nedir?

- Şudur: Musa Anter, Hogir’i çocukluğundan beri tanıyordu. Örgütten ayrıldığını ve Kuzey Irak’ta yaşadığını biliyordu. Ersever’in planı Hogir’i kullanarak Musa Anter’e ulaşmaktı. Hogir, bizimle birlikte Diyarbakır’a gelecek, Musa Anter’den PKK ile kendisi arasında arabulucu olmasını isteyecekti. Musa Anter, Kürtler arasındaki çatışmalarda hakemlik yapar, tarafları barıştırır, kan davalarını sona erdirirdi.

Hogir bu planı kabul etti mi?

- Önceden bilmiyordu, plan, Türkiye’ye geçip Diyarbakır’a geldikten sonra Hogir’e açıklandı. Ali Ozansoy ona "Almanya’ya gitmeden önce bizimle biraz iş yapacaksın" demişti. O da bunu başından kabul etmişti. Ama Musa Anter operasyonunun başında Yeşil vardı.

Musa Anter’i tanıyor muydunuz?

- Hayır tanımıyordum ama onun herkesin sevdiği biri olduğunu biliyordum.

Buna rağmen gözünüzü kırpmadan bu işi kabul ettiniz. Rolünüz neydi?

- Evet, ettim. Musa Anter’in o sırada hangi otelde kaldığını ben tespit ettim. Sonra planlandığı gibi Hogir, Musa Anter’e bir pusula göndererek kendisiyle buluşmasını ve PKK ile arasında aracı olmasını istedi. Musa Anter görüşmeyi kabul etti.

Sonra ne oldu?

- Sonra Hogir, ben, Mustafa Deniz, Ali Ozansoy, Yeşil’in Land Rover’ıyla Silvan yolunun çıkışındaki tepeye geldik. Ali Ozansoy ana telsiz istasyonunda bekliyordu. Hogir’le ben yokuşun başında kaldık. Yeşil, yanına Mustafa Deniz’i alarak tepeye doğru devam etti. Hamit de otele Musa Anter’i almaya gitmişti. Plana göre, Hamit, Musa Anter’i bir taksiyle buluşma noktasına getirecek ve Hogir de onu orada vuracaktı. Ama aradan iki saat geçmesine rağmen Hamit’ten ses çıkmadı. Hogir tedirgin olmuş ve telaşlanmıştı. "Bu işte bir bokluk var. Polis bizi yakalarsa fena olur" dedi. Yürüyerek Yeşil’in yanına gittik. Bu sırada şehirden siren sesleri yükseldi. Yeşil, telsizi polis kanalına çevirmişti. Biraz dinledikten sonra, "Ortalık karıştı, ne olduğu anlaşılamıyor, merkeze gidelim" dedi. Merkeze geldiğimizde Ali Ozansoy, "Hamit, Ape Musa’yı (Musa Amca) vurmuş, işi bitirmiş" dedi. Biraz sonra Hamit geldi ve "Tamam vurdum" dedi. Hogir, "Niye yanımıza getirmedin de orada vurdun" diye sordu. Hamit olayı şöyle anlattı: "Taksiye bindirdikten sonra şehir dışına çıkacağımızı söyledim, şüphelendiler. Yanında yeğeni de vardı. Seyrantepe’ye geldiğimizde ben lafı dolaştırarak onları oyalamaya çalıştım. Falan filan dedim. Baktım dönmek istiyorlar. Arabadan indirdim. Zaten geldik, dedim. Önden yürümeye başladım. Onlar arkamdan geliyordu. Silahımı çıkardım, ikisini de vurdum." Şırnaklı Hamit’in üzerinde Yeşil’in verdiği 14’lü Uman marka tabanca vardı. Silahı bir çöp tenekesine atmış. Ve iş böylece tamamlanmış...

Bu cinayet timinde yer almış biri olarak Musa Anter’i yanınıza getirselerdi, tetiği çeker miydin?

- Başka çarem yoktu ki. Elbette çekerdim. Biliyorum ki, ben Musa Anter’i vurmasam onlar beni vururlardı. Bu işler böyledir.

ADI GEÇENLER

Ahmet Cem Ersever: 1950 Erzurum doğumlu. Resmi ve gayri resmi tüm kaynaklarda 1990’da JİTEM’in kurucusu olduğu yazıldı. 17 Mart 1993’te kıdemli binbaşıyken istifa ederek emekliye ayrıldı. Cesedi, 4 Kasım 1993’te Ankara, Elmadağ’da işkence edilmiş bir halde bulundu.

Yeşil: Gerçek adı Mahmut Yıldırım. 1953 Bingöl, Solhan doğumlu. Ahmet Yeşil, Mehmet Kırmızı, Tire, Sakallı, Terminatör takma isimlerini kullandı. Adı Binbaşı Cem Ersever ve Musa Anter başta olmak üzere pek çok cinayetle birlikte anılıyor. 1996’da MİT elemanı olarak çalışırken ortadan kayboldu.

Mustafa Deniz: 1965 Ağrı doğumlu. 1984’te PKK’ya katıldı, 1989’da Van’da teslim oldu. Pişmanlık Yasası’ndan yararlandı. Cem Ersever’in yardımcısıydı. 2 Kasım 1993’te Ankara, Polatlı’da cesedi bulundu.

Hogir: Cemil Işık’ın kod adı. PKK merkez komite üyesiyken Apo’yla görüş ayrılığına düşüp örgütten ayrıldı. Musa Anter cinayetinin kilit ismi. PKK kaynaklarında 1994’te Almanya, Wutterpal’de öldürüldüğü iddia ediliyor.

Şırnaklı Hamit: Musa Anter cinayetinin tetikçisi. Hogir’le birlikte PKK’dan ayrıldı. Abdülkadir Aygan’a göre halen Şırnak’ta koruculuk yapıyor.

KİM BU ADAM?

ÖCALAN’LA AKRABA: DEDELERİ AMCA ÇOCUĞU

1958’de Urfa’nın Suruç İlçesi’nin Uzunhıdır Köyü’nde doğdum. Adana Motor Meslek Lisesi’ndeyken Akdeniz bölge atletizm takımına girdim. Bir sürü madalya almıştım. CHP sempatizanıydım. "Karaoğlan Geliyor" afişleri asarken ülkücüler ateş etti, sırtımdan ve sağ böbreğimin üzerinden yaralandım. Adana’da hastanede yatarken akrabamız olan Abdullah Öcalan, ziyarete gelmişti. Öcalan’la dedelerimiz amca çocuğudur.

ALTI ÜLKÜCÜYÜ ÖLDÜRMÜŞTÜM

1977’de PKK’lılarla tanıştım ve örgüte katıldım. Silahlı çatışmalara katıldım. Okulu bırakıp örgüt için çalışmaya başladım. 1980’de yakalandım. 1.5 yıl hapis yatıp çıktım. 1982’de Kıbrıs’ta askerlik yaparken Türkiye’de yakalanan PKK’lıların çözüldüğünü, ülkücülerin de aleyhime ifade verdiklerini öğrendim. İş kötüye gidiyordu. Korkmaya başladım. 12 Eylül’den önce girdiğim silahlı çatışmalarda altı ülkücüyü öldürmüştüm. Kıbrıs’ta askerlik yaparken bunları duyunca üniformam ve silahımla Rum kesimine iltica ettim. Oradan önce Yunanistan, ardından Viyana ve Almanya’ya gittim. Sonunda Lübnan’da PKK’ya katıldım, kamplarda eğitim gördüm.

SİİRT’TE TESLİM OLDUM

1985’te Şirvan’a bağlı Hürmüz adında bir köye baskın yapıp kadın, erkek, çoluk çocuk, tavuk, inek ne varsa öldürülmesine karar verilmişti. Öcalan, köyün ağası Remoye Serik’in PKK’lıları jandarmaya ihbar ettiğine inanıyordu. Saldırıdan önce nöbetteyken ağayı gördüm, çocukların oynamasını seyrettim. Kendi kendime "Bütün bu suçsuz, günahsız insanlar bu gece ölmüş olacak" diye düşündüm. Ansızın karar verip köye gittim ve Remoye Serik’e durumu anlattım. Birazdan askerler geldi. Siirt Alay Komutanlığı’ndan gelen bir yüzbaşıya teslim oldum. Sorguda bildiğim her şeyi anlattım. Cem Ersever beni sorgulayan ekibin başındaydı.

ERSEVER’İN EKİBİNDEYDİM

Müebbet hapse mahkum oldum ama pişmanlık yasasından yararlandığım için 1990’da tahliye edildim. Ersever’in isteğiyle Diyarbakır’a gittim. Önce askerliğimi bitirecek sonra da sivil eleman olarak çalışacaktım. Ekipte benim gibi itirafçılar vardı. Artık adım da Abdülkadir Aygan değil Aziz Turan’dı. Emniyet Müdürü Gaffar Okkan üzerimize gelmeye başlamıştı. Uzun uğraşlardan sonra 2000 yılında sivil memur olarak atamam yapıldı. Ama rahat bırakmadılar. Artık her şey değişmeye başlamıştı. İki sene daha görevde kaldıktan sonra istifa ettim. Ailemi alıp Antep’e gittim. Boyacılık, inşaatlarda sıvacılık yapıyordum. Bir buçuk sene önce İsveç’e gelip yerleştim. Ve işte şimdi karşınızdayım.

CESET 10 YIL SONRA DEDİĞİ YERDE BULUNDU

Abdülkadir Aygan, 10 Haziran 1994’te Diyarbakır’da arkadaşlarının yanından kaçırılan Murat Aslan’ın bir dere kenarında öldürüldüğünü, üzerine benzin dökülüp yakıldığını anlattı. Baba İzzettin Aslan’ın başvurusu üzerine savcılık mezarın kazılmasına karar verdi. Çıkartılan yanmış kemikler kimlik tespiti için İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na gönderildi. 9 Eylül 2004’te açıklanan DNA raporu cesedin "yüzde 99.99" Murat Aslan’a ait olduğunu ortaya koydu. Bu olay Abdülkadir Aygan’ın itiraflarının ciddiye alınması gerektiğini gösterdi.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!