"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Babamı kaybettiğimde...

Kötüydüm.

Çok kötü.

“Kalp krizi” diyebilmişti annem telefonda zar zor, tir tir titreyen sesiyle.

Havaalanında öğrendim aslında kalp krizi geçirip hastanede olamadığını. Krizi geçirmiş. Bitmiş.

Ben zaten gecikmişmişim.

Geciktiğim şeye yetişmek için paralıyormuşum kendimi.

Haberi annemden alamadım. Bana cevap veremeyen kuzenimin, veremediği cevaptan haberi aldım.

Alandaki ankesörlü telefona nasıl indirdiysem, koca kabin yere yıkıldı.

Öyle delice bir kuvvet geldi içime. Kendimi yerden yere attım.

Dövünürken, etrafımdaki kimsenin ne düşüneceğini, nasıl bakacağını filan gözümün görmediğini düşünecek bir an yakaladım kendi içimde.

Öylesine içim yanıyordu.

Dünya umurumda değildi o an.

Hatta o kısacık anda, bir ara, açamadığım gözlerimin arasından ışıklara, insanlara bakmaya çalışıp kendi kendime “Ben dövünerek, böğründen gelen acayip sesler çıkararak ağlamayı cahil insanlar yapar sanırdım, meğer acı eğitim filan tanımıyormuş” dedim. Kendi halime şaşırdım.

Kafama vurdum.

Dizlerime vurdum.

Saçımı yolmak istedim.

Kocamın -ki o zaman sadece erkek arkadaşımdı- kardeşi Tolga yanımdaydı. Beni alana o uçurmuştu. Benimle bir, o da perişan oldu ben o hallerdeyken, yerlerde...

Sürekli aynı şeyi düşündüm sonra.

Acı ne kadar derin ki, insanı kendinden alabiliyor.

Aklını başından alıp her türlü hayvansal içgüdüyle akıllara zarar şeyler yapabilir kılıyor seni. Gözün sağı solu, etrafı filan görmüyor.

Ki ben babamı, nasıl demeli, kalpten yitirdim.

Şehit olmadı babam. Olsaydı bilmiyorum, kim bilir, daha ne hallerdeydim. Of of of!

Ama sonra bir şey oldu bana. Tıkandım.

Defin işlemleri, sorun ve sorumluluklar vesaire derken, o kocaman acım aniden içimde dondu, sıkışıp kaldı sanki.

Ağlayamadım.

Derslerime dönmek zorundaydım. Döndüm.

Sınavlarım vardı. Dersimi çalıştım, sınavlara girdim, geçtim. İyiydim dışımdan, berbattım içimden. Felaket bir ruh hali. Çünkü içimdeki acıyı ne yapsam yeterince yaşardım ya da hangi yas tutma şekli içimdeki acıyı anlatabilir veya ifade edip beni rahatlatabilirdi, bilemedim.

Hiçbiri yetmedi, yetmezdi sanki. Keza hâlâ yetmiyor!

O zaman, arkadaşlarımla “takılmaya” devam ettim.

Hani taş basmak derler ya bağrına, o taş bağrımı geçip bütün bünyemi basmıştı sanki.

Hâlâ unutmak isterim, bazı arkadaşlarım bana sanki babamın yasını tutmuyormuşum muamelesi yaptı üniversitede.

Birisi bana hiç utanmadan hatta “Ne çabuk unuttun babanı!” bile dedi. Diyebildi.

İçimdeki acı, delirdi. Ama dışarıya hiç belli edilemedi o delilik.

Her insanın yası kendinedir arkadaşlar.

Kimse kimseye yas tutmanın dersini veremez.

Yoktur yas tutmanın şekli.

Kimi yıllarca kendini dünyaya kapatarak yas tutar, kimi ağlayarak, kimi gülerek, kimi sürünerek.

Kimi de tutamaz. Biter. İçi çürür dışı ışıldarken.

Birisine güldüğü için yas tutmadığını söylemek ne kadar abesse, ağlayıp dövünenin süper yas tutucu olduğunu söylemek de bir o kadar abestir.

Kimse kalkıp kimseye, yas tutma şekli budur, böyle tutulmalıdır diye dayatamaz hiçbir şekilde.

Şehitlerimiz için yastayız.

Ama lütfen kalkıp yas tutma konusunda yarış cümleleri kurarak rezil olmayalım birbirimize.

Ayıp olan yas yarıştırmaktır.

Bunu bir “pazarlama unsuru” olarak kullanmaya kalkışabilmek hele, utançtır.

Her insanın acısı ve bunu yaşayış şekli kendine.

Biline.

Yonca
“acı”

Şehit aileleri

Ne yapacağımı bilmiyorum.

Şaşırdım da...

Geride kalan anneler, babalar, çocuklar, eşler, kardeşler, dostlar... Ne yaparlar, nasıl dayanırlar bilmiyorum.

Ama sağa sola onlar için ne yapabileceğimizi sorduğumda www.sehitaileleri.org.tr yi önerdiler.

En azından... Uzaktan... Az da olsa...

Belki bi işe yararız dedim.

Yetmez ama...

Yonca
“anne”

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI