Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Babacan’ın ilk sınavı başarılı geçti

Ali Babacan dün, Başmüzakereci şapkasıyla ilk sınavına çıktı.

          

Başarılıydı.

          

Konuya hakim, sakin, dengeli ve gerçekçi bir manzara çizdi.

          

Konuşmasının en önemli yanı, anlaşılır olmasıydı. Neler yapılacağını, hangi alanlarda hangi kurumların çalışacaklarını ve hangi konuların ne sırayla ele alınacağını anlattı.

          

Üzerinde durduğu en önemli unsur, politikaların “ korkular” üzerine değil “ ilerleme” üzerine oturtulması gerektiği ile ilgili olanıydı.

          

İşte bürokrasimiz açısından en can alıcı nokta da bu.

          

Bürokrasimiz genelde tutucudur. Her bürokratımız kendisinin, Türkiye’yi korumak ve kollamakla görevli olduğuna inanır. Bu güzel bir yaklaşımdır. Ancak abartıldığında, özellikle de siyasi sorumluluğu alan iktidarların kararlarına karşı direnme şekline dönüştürüldüğünde işler yürümez duruma girer. Bunları geçmişte çok yaşadık.

          

AB ile müzakereler işte bu açıdan, bürokrasimiz için büyük bir deneyim niteliği taşıyacaktır. Bürokratlarımızın önünde de iki seçenek vardır. Biri, Ulusalcı yaklaşımla hareket etmek ve AB muktesebatını, Türkiye’yi mahvedecek bir olgu olarak görmek ve buna karşı direnmek. Diğeri, muktesebata uyum sağlarken ülkenin zora düşmemesini sağlayacak çözümler üretmek. İlki siyasi bir çizgidir. İdeolojilerle hareket edilir ve sadece önümüzü kapatır. İkincisi ise son derece dikkatli bir çalışma gerektirir.

          

Bu süreçte zorlanacak ikinci kurum TBMM olacaktır.

          

Binlerce yasa değişecektir.

          

Eğer bu değişiklikler, TBMM’nin bugünkü çalışma temposuyla çözülmeye çalışılırsa, sonu gelmez. Bu durumda da önümüzde iki seçenek vardır.

Biri, yasa kuvvetinde kararname ile değişiklikleri yapmak.

          

Diğeri, Polonya’lılar gibi, özel bir çalışma yöntemi ile -sadece AB konularına özgü-  bir ivedili sistem bulmak.

          

Başarmamamız için ben hiç neden görmüyorum.

          

İşki isteyelim ve kalbimizi koyalım, yeter.

 

                                                         *                    *                    *

 

DERDİMİZİ ANLATMAK HERŞEYİN BAŞINDA GELMELİ

 

          

Avrupa ile müzakere yapmış olan diğer tüm aday ülkelerin başmüzakerecileriyle konuştum. Tümünün söylediği bir konu vardı: İletişim.

          

Aslında Türkiye ile Avrupa arasında hergün müzakere yaşanmayacak. Asıl müzakereler, hükümet ile Türk toplumu arasında yaşanacak. İkinci aşamada da, Türkiye’nin Avrupa kamuoyunu ikna etmesi gündeme gelecek.

          

Diğer aday ülke başmüzakerecileri bana sürekli şöyle bir manzara çizdiler:

          

“…Müzakere başlayınca çok kimsenin çıkarı bozuluyor. Bazıları da alışkanlıkları bozulduğundan dolayı rahatsız oluyorlar. Müzakere öncesindeki hava hemen bozuluyor ve AB aleyhtarları ön plana çıkıyor. En hararetli destekleyicilerin dahi tutumu farklılaşıyor. Sanayiciler şikayet ediyor. Tarımcılar ayaklanıyor. Belediyeler fazla para harcamak zorunda kalacaklarından dolayı hükümetin kapısını çalıyorlar. İşte bunlara hazırlıklı olmak gerekiyor….”

          

Peki ne yapılmalı ?

          

Bu konudaki yanıtların tümü de aynı :

          

“…Bilgi verilmeli. Toplum ve ilgili çevreler sürekli bilgilendirilmeli, Sivil Toplum Örgütleri sürekli işin içinde tutulmalı. Televizyonlarda sürekli tartışmalar açılmalı. Eğer bunu yapamazsanız, bir süre sonra müzakerelerin altından kalkılmaz noktaya girdiğini görürsünüz…”

          

Sadece içeriye değil, Türkiye’nin diğer sorunu dışarıdaki imajını da değiştirmek olacaktır. Bu da ısrarlı ve uzun soluklu bir kampanya gerektiriyor.

          

Ahmet Sever, iletişimden sorumlu olacak.

          

Avrupada doğmuş, eğitimini Avrupada almış ve olaylara gazeteci gözüyle bakabilen, namuslu, soğukkanlı, gerçekçi bir isim. Son derece yerinde bir seçim yapılmış.

          

Bence Ahmet Sever’in işi, Ali Babacan’dan daha zorlu. Ancak başarılı olacağından eminim. Zira, ona güvenenlerle çalışacak.

          

Eğer bizler de, Birleşmiş Milletler gözlemcisi gibi davranmaz ve elimizden gelen desteği verirsek, Türkiye bu zorlu işin altından kalkar.

          

Önemli olan, tartışmak, tartıştırmak ve bilgi dolaşımını sağlayacak bir ağ kurabilmektir. Ülkenin bu olanağı ve insanları vardır. Mutlaka resmi görevli olmakta gerekli değildir. İş adamımızdan futbolcumuza, gazetecimizden bilim adamımıza kadar, hepimiz işin bir yanından tutsak yeter.

          

Üniversitelerimiz dışarıda ve içerde toplantılar düzenleyebilirler.

          

Meslek dernekleri, sivil toplum örgütleri aynı amaçla kollarını sıvayabilirler.

          

Yapacağız, başaracağız.

          

 

X