Baba ocağı...

BU bayram Tülmen’deki baba ocağına yaklaştığımızda, dizim kanamış gibi yapmak ve ağlaya ağlaya babama koşup "Ağaçtan düştüm baba" demek geldi içimden.

Ama yapamadım.

Yanımda karım ve artık ağarmış saçlarım vardı.

Zaten ağaçta da değildim.

Üç gün baba ocağında, yeryüzünün en güvenli, en huzur verici yeri, babamın dizinin dibinde oturdum.

Bacılarım, kardeşlerimle çocukluğumuzdaki yaramazlıklarımızı hiç konuşmadan, göz göze gelerek yaptık.

Anamız bize dünyanın hiçbir yerinde tadını bulamadığımız yemeklerinden yaptı.

O yıllardan kalan evimizin eski eşyalarını okşadım.

Üzerinde hep birlikte zıplayıp yaylarını bozduğumuz karyolanın kenarına babamı oturtup ve etrafına toplanıp "Bize deve hikáyesini anlat baba" demek geldi içimden.

Ama babam; Hamidiye Alayları’nın kuruluşundan, iç isyanlardaki aşiret reislerinin adlarını bir bir sayacak kadar pırıl pırıl hafızası ile "ne olduğumuzu" anlattı bize.

Göçleri, Ermeni meselesini, işgal zamanlarını, Cumhuriyet’in ilk yıllarını...

"Deve hikáyesini" istemeye utandım.

*

Baba ocakları; toplumumuzun her şeye rağmen ayakta durabilmesinin gizemidir.


Her şey çürürken...

Biz yok olurken...

Dönüp dönüp, ya da hatırlayıp hatırlayıp, değerlerimize sarıldığımız mübarek ocaklar...

Dönüş yolunda babam, "Allah’a emanet ol, başın dik olsun" derken verdiği görevin ağırlığını hissettim.

Boynuna sarılıp onu koklaya koklaya öptüm.

Ben biliyorum; elini alnıma bastırırken, ona söz verdiğimi anlamıştır babam.

Sonra...

Gün ışıdığında ağaçlardan kalkan kuşlar gibi, bacılarım-kardeşlerimle her birimiz bir yana uçtuk.

*

Hepimizin baba ocaklarına verilmiş sözümüz vardır.

Unutsak da unutmasak da...
Yazarın Tüm Yazıları